Bu Fil Miymiş?

Eski bir hikâyeye göre, bir grup kör insan ilk kez bir fille karşılaşır.

Birisi hortuma dokunur ve filin bir yılana benzediğini söyler. Bir başkası ayağına dokunur ve onun bir sütun olduğunu düşünür. Kulağına dokunan biri fili büyük bir yelpazeye benzetirken, kuyruğunu tutan kişi onun bir ipe benzediğinde ısrar eder.

Bu Fil Miymiş? – Dr. Fatih Çatal

Aslında hepsi haklıdır.

Ama aynı zamanda hepsi yanılmaktadır.

Çünkü her biri gerçeğin yalnızca bir parçasına dokunmaktadır.

Belki de modern bilimin karşı karşıya olduğu en büyük risklerden biri budur: Filin tamamını unutup yalnızca tuttuğumuz parçaya odaklanmak.

Bir zamanlar bilim insanları yalnızca bir alanın uzmanı değildi.

İbn Sina tıp alanında çalışırken aynı zamanda felsefe, matematik ve astronomiyle ilgileniyordu. El-Biruni gökyüzünü incelerken yeryüzünü de anlamaya çalışıyordu. Bilgi parçalanmış değildi; farklı disiplinler aynı bütünün farklı yüzleri olarak görülüyordu.

Sonra dünya değişti.

Bilimsel bilgi arttı, teknoloji gelişti ve insanlığın karşılaştığı problemler daha karmaşık hale geldi. Bunun doğal sonucu olarak uzmanlaşma ortaya çıktı. Bugün tıp, mühendislik, psikoloji ya da fizik gibi alanların her biri kendi içinde onlarca, hatta yüzlerce alt uzmanlığa ayrılmış durumda.

Bu dönüşümün önemli kazanımları oldu. Geçmişte teşhis edilemeyen hastalıklar teşhis edilebiliyor, karmaşık ameliyatlar gerçekleştirilebiliyor ve yıllar önce çözümsüz görülen birçok problem çözülebiliyor.

Ancak her kazanımın bir bedeli vardır.

Uzmanlaştıkça daha derine inmeyi öğrendik; fakat bazen bütünü görme yeteneğimizi zayıflattık.

Yıllar önce eşimin yaşadığı sağlık sorunu bunu bana çok net gösterdi. Kısa sürede gelişen ciddi bir kemik erimesi problemi ortaya çıkmıştı. Yaklaşık iki yıl boyunca farklı uzmanlık alanlarında değerlendirmeler yapıldı. Her uzman kendi alanı içinden haklı sorular soruyor, kendi penceresinden çözüm arıyordu. Ancak sorunun kaynağı kemiklerde değil, hormon sistemindeydi. Endokrinoloji değerlendirmesi yapıldığında gerçek neden ortaya çıktı ve tedavi süreci başlayabildi.

Aslında benzer durumları bilim tarihinin birçok örneğinde görmek mümkündür.

İsviçreli bir mühendis, köpeğinin tüylerine yapışan pıtrakları merak ederek bugün milyonlarca üründe kullanılan cırt cırt bantların geliştirilmesine öncülük etti. Afrika’daki termit yuvalarının doğal havalandırma sistemi, enerji tasarruflu bina tasarımlarına ilham verdi. Kambur balinaların yüzgeç yapıları daha verimli rüzgâr türbinlerinin geliştirilmesinde kullanıldı. Gekoların yüzeylere tutunma biçimi yeni nesil yapıştırıcı teknolojilerine yön verdi. Lotus yapraklarının kir tutmayan yapısı ise kendi kendini temizleyen kaplamaların geliştirilmesini sağladı.

Bu örneklerin ortak noktası şudur: Çözüm, çoğu zaman problemin bulunduğu yerde ortaya çıkmamıştır.

Bazen bir mühendislik probleminin cevabı biyolojide, bazen bir sağlık probleminin kaynağı başka bir organ sisteminde, bazen de yıllardır çözülemeyen bir sorunun anahtarı doğanın içinde saklıdır.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey uzmanlaşmadan vazgeçmek değildir.

Çünkü modern dünyanın karmaşık problemleri derin bilgi olmadan çözülemez.

Ancak derinleşirken bağlantıları kaybetmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Sorun uzmanlaşmak değil; uzmanlık alanlarının birbirinden kopmasıdır.

Geleceğin büyük keşifleri muhtemelen tek bir disiplinin sınırları içinde ortaya çıkmayacak. Doktorların mühendislerle, biyologların veri bilimcilerle, psikologların tasarımcılarla, yöneticilerin sanatçılarla daha fazla temas ettiği bir dünyada yeni çözümler üretilecektir.

Belki de artık birbirimize daha sık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

“Acaba tuttuğum şey gerçekten bir sütun mu, bir ip mi, bir yelpaze mi?”

Yoksa bütün bu parçalar aslında aynı filin parçaları mı?

Ve belki de asıl keşif, sonunda dönüp şaşkınlıkla şunu söyleyebilmektir:

“Bu fil miymiş?”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir