En sağlam bitkiler, sert rüzgârlarla mücadele eden, köklerini derinlere salan bitkilerdir. Bazen, sarp kayalıkların ulaşılmaz uçlarında yeşil yapraklarıyla görsel bir şölen sunan ağaçlara şahit olursunuz. Öyle bir göğe uzanıştır ki o ağacı ovada görseniz bu derece etkilenmezsiniz. Hayatın zorluklarıyla büyüyen insanlar da benzer hikâyelere sahiptir.

Başarı hikâyelerinin çoğunda yoksulluktan, imkânsızlıklardan, engellerden beslenen bir azim vardır. Zorluklarda çiçek açan bu insanlar, çoluk çocuğa karıştıklarında merhamet ve şefkat duyguları baskın hâle gelir ve çocuklarını tehlikelerden arındırılmış bir fanusun içinde büyütmeye çalışırlar. Bu durumda “terroir etkisi” devreye girer.
Bir bitkinin yetiştiği ortam, onun kimyasal bileşimini ve dolayısıyla lezzetini doğrudan etkiler. Terroir olarak bilinen bu kavram; iklim, toprak yapısı, rakım ve yetiştirme koşullarının bir bitkinin tat ve aroma profilini nasıl şekillendirdiğini açıklar.
Zorlu koşullarda büyüyen bitkiler, stres faktörlerine karşı kendilerini korumak için daha fazla ikincil metabolit üretir ve bu da lezzet yoğunluğunu artırır. Ancak aynı bitki, kontrollü bir serada yetiştirildiğinde daha hızlı büyüyebilir ve daha fazla ürün verebilir, fakat stres kaynaklarının azalması nedeniyle o eşsiz tat kaybolabilir. Bu durum, çay, kahve, üzüm ve baharatlar gibi birçok tarımsal üründe gözlemlenir ve doğanın sunduğu zorlukların en özel lezzetlerin kaynağı olabileceğini gösterir.
Kendileri çeşitli zorluklarla mücadele ederek olgunlaşan başarılı insanların çocuklarının genellikle savruk bir hayat tarzı benimsediğine şahit oluyoruz. Sürekli sulanan, rüzgârdan korunup gölgede büyüyen bir fidan asla kök salamaz. Kök salmanın temelinde, derinlerdeki su damarlarına ulaşma çabası vardır. Suyu ulaşılabilir kıldığınızda kökler yüzeyde kalmaya devam edecektir. Bu durumda da en hafif rüzgârda bile savrulma olasılığı artmaktadır.
Çocuklarımıza girişimci ruhu aşılamaya çalışıyoruz, ancak onların önüne çıkan engelleri kaldırarak aslında güçlenmelerini engelliyoruz.
Henry Ford, işine yürüyerek giderken bir gün ürettiği arabayı kullanabilmenin hayalini kuruyordu. 1896 yılında, 32 yaşındayken kendi tasarladığı arabasını kullanabildi. Kullanamayabilirdi… Girişimcilik, hayale giden yolda gerektiğinde yalın ayak yürümeyi de gerektirir.
Birçok insan daha doğarken lamba ışığına gözlerini açarken Edison, 32 yıl lambasız bir yaşam sürmüştü. Thomas Edison birçok emek harcadığı lambayı icat edemeyebilirdi… NASA’nın birçok çalışanı Ay’a ya da Mars’a hiç çıkamadı. Ancak onların mutluluğu, sadece o hedefe ulaşmak değil, o yolda yürümekti…
Bana göre girişimciliğin özünde, hedefteki nimet var gibi görünse de aslolan hedefe giden yolculuktur. Yalnızca sonuca odaklanmak, yolun değerini düşürür. O yüzden sürece odaklanmalı ve anın tadını çıkarmalıyız. Zorluklardan kaçmak yerine onları kucaklamalı ama mutlaka mindere sırt üstü yapıştırmalıyız.
Çaba, aç karnına içilen ilk kaşık çorbadan daha tatlıdır aslında… Çünkü emek, insanı olgunlaştırır. Gayret girişimcinin içinde kök saldığında başarı garanti altına alınmıştır.