Temel iletişim eğitimlerimden birinde katılımcılara İletişim ne zaman başlar? sorusunu yönelttiğimde, büyük bir çoğunluk “Selam vermekle.” diye yanıtlamıştı. Oysa selamlaşmadan birkaç adım önce iletişim çoktan başlamıştı.
İletişim, varlığımızla ve ilk temasla başlar. Görme yeteneği olan canlılar için bu temas çoğu zaman gözlerle kurulur. Henüz tek kelime etmeden, yalnızca görünüşümüzle bile karşımızdakine bir şeyler anlatmaya başlarız.
Bu noktada katılımcılara başka bir soru yönelttim: “Eğitim salonuna girdiğinizde ve beni ilk kez gördüğünüzde hakkımda neler düşündünüz?”
Elbette herkesin zihninde bir şeyler oluşmuştu. Beni ilk gördükleri anda, henüz konuşmamış olmama rağmen, hakkımda bazı yargılara varmışlardı. Kimileri karşılarında ciddi bir akademisyen olduğunu düşünmüş olabilirdi. Kimileri neşeli bir eğitmenle karşılaştığını, kimileri ise sıkıcı geçeceğini tahmin ettiği bir eğitimi tamamlamak zorunda olduğunu düşünmüş olabilirdi. Bir başkası için de ben, yeni bilgiler paylaşacak bir insandım.
Aynı görüntü, farklı zihinlerde farklı anlamlar üretmişti. Tabi ki katılımcıların daha ilk kez tanışacakları bir eğitmene “Sizi görünce şu yargıya kapıldım.” şeklinde cesaretle açıklama yapmalarını beklemiyordum. Ben devam ettim. “Haklıyım, değil mi?” diye sordum.
Henüz sözlü iletişim kurmamıştık. Buna rağmen benimle ilgili olumlu ya da olumsuz bir izlenim edinmiştiniz. Çünkü iletişim, yalnızca sözcüklerden ibaret değildi. Görünüşümüz, beden dilimiz, duruşumuz ve karşımızdaki insanda uyandırdığımız ilk izlenim de iletişimin bir parçasıydı.
İşte o anda salondaki ilgiyi yakalamıştım. Eğitimi biraz olsun dinlenme fırsatı olarak görenlerin bile gözleri açılmıştı. Artık hep birlikte iletişimin ne olduğunu konuşmaya hazırdık. Eğitimin sonunda kısa bir geri bildirim istediğimde, katılımcıların özellikle bir bölümü çok ilginç bulduklarını söylediler: Arı orkideleri.

Doğadaki canlıların yaşamını sürdürme ve genlerini sonraki nesillere aktarma mücadelesi, birbirinden ilginç hikâyeler barındırır. Bu mücadelede bazı türler, hayatta kalmalarını sağlayan sıra dışı yöntemler geliştirmiştir. Arı orkideleri de bunlardan biridir.
Bodrum’un doğal alanlarında karşılaşabileceğiniz bu orkidelerin bazı türlerine baktığınızda, çiçeğin üzerinde bir arı duruyormuş gibi hissedersiniz. Biraz daha dikkatli incelediğinizde ise gördüğünüzün bir arı değil, arıyı andıran bir çiçek olduğunu anlarsınız. Bu yanılgıda yalnız değilsiniz, bazı erkek arılar da benzer bir yanılgıya düşer.
Arı orkidesinin çiçeği, dişi arının görünüşünü ve bazı türlerde kokusunu taklit ederek erkek arıları kendisine çeker. Çiçeğe ulaşan arının üzerine polenler yapışır. Arı başka bir orkideyi ziyaret ettiğinde polenleri oraya taşıyarak tozlaşmaya katkıda bulunur. Böylece bu çiçek, başka bir canlının algısını etkileyerek kendi türünün devamına katkı sağlar.
Evet, insan ilişkileri açısından baktığımızda bu iletişim yönteminin pek etik olduğunu söyleyemeyiz. Zavallı arıcıklar, diye düşünmeden edemiyor insan. Bazen bu durumu, uzaktaki bir ülkede miras kalmış bir prensesi kurtarmaya çalışırken kendini dolandırıcıların elinde bulan insanların hikâyelerine benzettiğim de oluyor.
Elbette doğanın işleyişini insan ahlakıyla yargılamak doğru olmaz. Arı orkidesi bunu bir kötülük yapmak için değil, yaşamını sürdürmek için yapar. Bize kazanımı ise sunduğu öğretici deneyimdir: Karşımızdaki canlıya ne anlatıyoruz ve o, anlattığımız şeyi nasıl algılıyor?
Günümüzde telefon kameralarındaki güzellik filtrelerinin neden bu kadar yaygın kullanıldığını hiç düşündünüz mü? Elbette tek bir açıklaması yok. Ancak ilk izlenimin insanlar için taşıdığı önem, bu tercihlerde etkili olabilir. İnsanlar çoğu zaman başkalarının kendilerini nasıl gördüğünü önemser. Daha iyi görünmek, daha olumlu bir izlenim bırakmak ve kabul görmek isteriz. Çünkü ilk karşılaşmada oluşan izlenim, sonraki iletişimin yönünü etkileyebilir. “Ye kürküm ye!” hikayesini çoğumuz biliyoruz.
Burada ince bir ayrım var: İlk izlenim her zaman doğru değildir. Bir insanın yüz ifadesinden onun karakterini, giyiminden yetkinliğini ya da sessizliğinden ilgisizliğini kesin olarak çıkaramayız. Zihnimiz sınırlı bilgilerle hızlı değerlendirmeler yapar; fakat bu değerlendirmeler gerçeğin kendisi değildir. Yine de bu izlenimlerin iletişim üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Söyleyeceğimiz sözlerden önce duruşumuz konuşur. Bir tebessüm, uzun bir açıklamadan daha fazla güven verir. Henüz ağzımızı açmadan, karşımızdaki insanın zihninde kendimize bir yer ediniriz. İletişim, yalnızca ne söylediğimizle değil, karşımızdakinin bizden ne anladığıyla ilgilidir.
Bu sabah aracımla işe giderken yine çevremdeki dünyayla iletişim hâlindeydim. Ağaçların dallarındaki sarı, turuncu ve kızıl yapraklar bana kışın yaklaştığını hatırlatıyordu. Sanki doğa, “Bağışıklık sistemine dikkat et, kış geliyor.” diyordu. Doğanın bu sessiz mesajlarına alışkındım. Mevsimler değişirken renkler, kokular ve sıcaklıklar bize bir şeyler anlatır. Bunları duymak için kulağımızı kullanmamız gerekmez. Ancak o sırada sağımda ilerleyen aracın aynasındaki sarı ışığı fark ettim. Sinyal lambası yanıyordu.
Bir anda taşıtların da kendi aralarında iletişim kurduklarını düşündüm. Sağımda ilerleyen araç, sürücüsüne sarı ışığıyla bir mesaj gönderiyordu: “Solumuzdan bir araç geçiyor, dikkatli ol.” Ortada söylenmiş bir söz yoktu. Ses yoktu. Buna rağmen mesaj vardı, mesajı ileten bir işaret vardı ve bu işaretin belirli bir anlamı vardı. Otomasyon ve dijitalleşme üzerine çalışan arkadaşlarımızın “makineler birbiriyle konuşuyor” dedikleri durumun bir örneğiydi.
Arı orkidesi görünüşüyle bir arıyı kendine çekerken, araç sinyal lambası ışığıyla başka bir sürücüye bilgi veriyordu. Biri biyolojik bir sürecin, diğeri insanlar tarafından oluşturulmuş bir sistemin parçasıydı. Ama ikisi de sözsüz işaretlerin davranışlarımızı nasıl etkileyebildiğini gösteriyordu.
Bir toplantı odasına girdiğimizde, bir sınıfta öğrencilerimizin karşısına geçtiğimizde, yeni bir çalışma arkadaşımızla tanıştığımızda ya da sabah trafikte başka bir sürücünün yanına geldiğimizde… İletişim çoktan başlamıştır. Bazen bir bakışla, bazen bir duruşla, bazen bir renk ya da ışıkla… Bazen de karşımızdaki insanın bizde henüz farkına bile varmadığımız bir izlenim oluşturmasıyla. Ancak şunu unutmamak gerekir: Bir işaretin bulunması, mesajın mutlaka doğru anlaşıldığı anlamına gelmez. İletişimin gerçek etkisi, mesajın nasıl algılandığı ve nasıl yorumlandığıyla ortaya çıkar.
İyi bir iletişimci olmanın ilk şartı, yalnızca güzel konuşmak değildir. Ne zaman konuştuğumuz kadar, konuşmadan önce ne anlattığımızı ve karşımızdakinin ne anladığını da fark edebilmektir. O nedenle aynaya bakmak önemli. O bize sessizce neler söylediğimizi gösterecektir.