Bir ortamdayız, yeni kişilerle tanışıyoruz. Adımızı öğrendikten sonra genellikle ilk soru “Nasılsınız?” olur. Hemen ardından da ne iş yaptığımız merak konusudur. Toplum olarak hal hatır sormayı da iyi biliyoruz, işimizin hayatımızın merkezinde olduğunu da…
O nedenle bu temel iki soruya odaklanmak istiyorum bu yazıda. Ama bu defa sorunun muhatabı farklı biraz…
Şimdi oturuyorsan yaslan bir köşeye ve şahit ol ilginç bir muhabbete…
Şu an hangi işte çalışıyorsan onu düşün ve sor şimdi işine: “Nasılsın?”

“Muhteşemim!” mi diyor yoksa “Yoksa yuvarlanıp gidiyoruz!” mu diyor.
Yuvarlanıp gidiyorum diyor ise aman dikkat, malum bir cisim yuvarlanıyor ise hareketi aşağı yönlüdür.
“Nasıl cevap verecek, canım dili mi var?” deme. “Fabl mı yazdın şimdi de!” içinden geçiyor belki de…
Akıl sağlığımdan şüphe etmeyeceksen sana bir sır vereyim: Ben işimle konuşabiliyorum… Ben soruyorum o da söylüyor. Ama kelimelerle değil; rakamlarla, çalışanların yüz ifadeleriyle, müşterilerin ses tonuyla konuşuyor. Kimi zaman bir düşen satış grafiğiyle anlatır derdini, kimi zaman bir çalışanın sessizliğiyle.
Doğrudan söylemez, çünkü duygularını saklar. Ama bilen göz için her işaret bir cümledir.İşletmeler de, işlerimiz de farklı dillerde konuşur, tabii o dilleri bilirsen. Yıllar içinde iletişimde en etkili dilin “hal dili” olduğunu deneyimledim. Zaman zaman da küser…
Onunla konuşmazsan öyle bir küser ki — hem de ne küsme!
“Küstüğünü nasıl anlarım?” diye mi merak ediyorsun?
Oynayamaz, dengesini kaybeder, içine kapanır. Küsmedi dersin ama üretimde bir aksama başlar, siparişler gecikir, o eski heyecan kaybolur. Aslında hepsi birer sessiz “bana kulak ver” çağrısıdır.
Ve en kötüsü — onunla hiç konuşmazsan fena kinlenir. Öfkesinden kendini bitirir. Biterken de yalnız bitmez, etrafında kim varsa çeker yanına.
O nedenle güzel konuş işinle.
Halini hatırını sor.
“Bir şeye ihtiyacın var mı? de.
Samimi olursan o da samimi olur.
Zaman zaman “sabret” dersin, sabreder. Senden makine istemiştir. “Şu an param yok!” demişsindir sabreder. “Ya istihdam?” dediğinde “Brütüyle kaça geliyor, sen de biliyorsun!” dediğinde boynunu büker ama sabreder…
Ama işletmen açken sen tok isen, işte o zaman kork bence. Dedim ya kindardır diye… İhmal edilmeyi sevmez. Zannedersin seni anladı, o nedenle itiraz etmedi… Oysa çoktan seni terk etmiştir ama söylemeye bile tenezzül etmemiştir. Çok nazlıdır o…
Yıllar içinde düşe kalka öğrendim ben de huyunu suyunu. O nedenle her yeni bir işe başlarken çok özenirim, çünkü ilk intiba çok önemli.
Sonra da her gün halini sormayı ihmal etmemeye çalışırım. Olur ya unuttum mu yerim o zaman tripleri, gelirim kendime. Ve hemen sorarım: “İşim benim… bugün nasılsın?