Genç bir adayla iş görüşmesindeyiz. Mülakatın bir aşamasında dil becerisi gündeme geldi. Özgeçmişinde yalnızca İngilizce yazıyordu. İnsan kaynakları yetkilimiz, alışkanlık gereği yine de “Kaç dil biliyorsunuz?” diye soruverdi. Genç arkadaşımız “İki.” deyince Türkçe ve İngilizceyi kastettiğini düşünerek gülümsedik.
İnsan kaynakları yetkilimiz bu kez, “Türkçe hariç kaç dil biliyorsunuz?” diye sordu. Bu defa genç adayımız da tebessüm ediyordu. “Yazılım dili de biliyorum.” deyince hepimiz tekrar gülümsedik. Genç arkadaşımız aslında oldukça doğru bir noktaya işaret etmişti. Yazılım da bir dildi. Üstelik çoğu çalışanın bilmediği bir dil.
Bilgisayarlarla ilk tanıştığımız yıllarda “CTRL+A yap” için “CETERELE ve A” diyerek bütün metni seçmeye çalıştığımızı hatırlıyorum. CTRL’nin Control, ESC’nin ise Escape kelimesinin kısaltması olduğunu bilmek bile bir tür bilgisayar okuryazarlığı göstergesiydi. Bugün bunların çoğu sıradanlaştı. Hatta hâlâ “GB” için birçoğumuz “cigabayt” diyoruz; doğru okunuşunun “gigabayt” olduğunu çok azımız biliyor. Teknoloji değiştikçe onun dili de hayatımıza yerleşiyor. Lügat-ı fasihi es geçtiğimiz için galat meşhur oluyor.
İnsanlığın en önemli icatlarından biridir iletişim. Fakat iletişim dediğimiz şey yalnızca kelimelerden oluşmuyor. Karadeniz’in dağlarında insanların ıslıklarla haberleştiği bir dil var. Başka coğrafyalarda el hareketleri, mimikler veya farklı sesler iletişimin taşıyıcısı olabiliyor. İnsan, anlaşabilmek için içinde bulunduğu koşullara göre yeni diller geliştiriyor.
Günümüzde çok katmanlı bir hayat yaşıyoruz. Aynı gün içerisinde bir müşteriye, bir çalışma arkadaşımıza, bir çocuğa, bir yöneticiye, bir bilgisayara ve bir telefona farklı iletişim biçimleriyle seslenebiliyoruz. Bu nedenle yalnızca yabancı dil öğrenmek değil, farklı iletişim dillerini de öğrenmek zorunda kalıyoruz.
Ben de ara ara kendi bildiğim dilleri kontrol ediyorum. İhtiyaç gördüğüm alanlarda kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Türkçe ve İngilizce konusunda kendimi iyi görüyorum. İtalyanca biraz daha geride ama fena değil. Almanca ise ara ara başlanan ve kısa sürede bırakılan bir beslenme programı gibi benim için. Ama uzun zamandır “öğrenilecekler” listesinde duruyor. Açıkçası orada henüz bir yıldız bile hak ettiğimi söyleyemem.
Hâl dili konusunda ise kendimi daha iyi görüyorum. İnsanların ne söylediğinden çok nasıl söylediğini, hatta bazen hiçbir şey söylemeden ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum. Bu becerimde en büyük payın aileme ait olduğunu düşünüyorum. İnsanların sesinden, yüzünden ve davranışından bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etmeyi biraz da aile içinde öğrendim. Evimiz hiç misafirsiz kalmazdı. Daha küçük yaşlardan itibaren çok kişi tanıdım ve boyumdan büyük konulara da maruz kaldım. Sanırım biraz da bu nedenle yaşıtlarımdan daha olgun olduğum vurgulanmıştı.
Beden dilinde iyi olmamı iyi bir gözlemci oluşuma yoruyorum. Bir ortamda yalnızca söylenenleri değil, söylenmeyenleri de takip etmek gerekiyor. Kimin öne eğildiği, kimin geriye yaslandığı, kimin göz temasından kaçındığı, kimin konuşmak için doğru anı beklediği bazen kelimelerden daha fazla şey anlatıyor.
Plaza dili konusunda ise durum biraz farklı. Uzun yıllardır plazalardan uzak kaldığım için bu dilde paslanmış olabilirim. Bir dönem “toplantıyı organize edelim” derken şimdi “meeting’i set etmek”, “konuyu aksiyonlamak”, “saplayırdan pozitif vayb almak” gibi ifadelerle konuşuluyor. Bazılarını duyduğumda içimden hâlâ “Herkes Türkçe biliyor zaten, ama bu kolaycılık neden?” diye geçiriyorum. Dil iletişimin can damarı. Canlılığın devamı için dikkat edilmesi gerekir. Dil için “nankör” derler. Kullanmayınca insan bazı dillerde paslanabiliyor. Sanırım benim de plaza dilinde zayıf olmam o ortamlardan uzak kalmam ve Türkçe için duyduğum hassasiyet kaynaklı olabilir. Ancak yine de Türkçe karşılığı varken plaza karşılığını kullandığım anlar oluyor. Fark ettikçe plaza dilimi zayıflatmak için elimden geleni yapıyorum. Demek ki bazı dilleri de unutmak gerekiyormuş.
Bir de emoji dili var. Gençlerden aldığımız yazılı mesajlar sayesinde bu alandaki bilgimde az da olsa bir artış olduğunu düşünüyorum. Fakat hâlâ birçok gülümseme emojisinin arasındaki anlam farklarını çözmekte zorlanıyorum. Aynı gülümseme bazen gerçekten gülümsemek, bazen “peki”, bazen de “aslında hiç de öyle düşünmüyorum” anlamına gelebiliyormuş. Bunu çözmek için ayrıca bir sözlüğe ihtiyacımız var. Ama sözlük karıştırma alışkanlığı da bizlerle ömrünü tamamladığına göre arkadaşların uyarılarını dikkate aldıkça biz de sanırım emoji becerimizi artırabileceğiz.
İşin ilginç tarafı, üniversite son sınıfta İş İletişimi dersindeki sunum konum emojilerdi. O dönem emojiler bugünkü kadar hayatımızın içinde değildi. MSN’in yeni yeni hayatımıza girdiği yıllardı. Birkaç sembolü yan yana getirerek duygu ifade etmek bile iletişim teknolojileri açısından oldukça yeni ve ilginç bir gelişmeydi. Bugün ise bazen tek bir emoji, uzun bir paragrafın anlatabileceğinden daha fazlasını anlatabiliyor.
Bütün bunları düşününce, o iş görüşmesindeki genç adayın “Yazılım dili de biliyorum.” cevabı bana daha anlamlı geliyor. Belki de artık bir adaya yalnızca “Kaç dil biliyorsunuz?” diye sormak yeterli değil. İnsanların hâlinden ne kadar anladığını, beden dilini ne kadar okuyabildiğini, teknolojinin diline ne kadar hâkim olduğunu, söylenmeyeni ne kadar fark edebildiğini ve gerektiğinde karşısındaki insanın diline geçip geçemediğini de düşünmek gerekiyor. Tabiki bu beceriler kısa süreli bir mülakatta anlaşılabilecek konular değil. Maksadım iletişimin dönüşümüne fener tutmak sadece.
Mesele yalnızca kaç dil bildiğimiz değil. Hangi durumda hangi dili konuşmamız gerektiğini bilmek. Bazen bir müşterinin dilini, bazen bir çalışma arkadaşının dilini, bazen bir çocuğun dilini, bazen teknolojinin dilini anlamak gerekiyor. Hatta bazı durumlarda en doğru iletişim, hiçbir şey söylememek ve karşımızdakinin hâlini anlamak olabiliyor.

Ben bugün kendi dil envanterime baktığımda ortaya ilginç bir tablo çıkıyor: Türkçe beş yıldız, İngilizce beş yıldız, İtalyanca dört yıldız, Almanca bir yıldız. Hâl dili beş, beden dili dört, yazılım dili iki, emoji dili üç, plaza dili ise bir yıldız. Bu tablo elbette bilimsel bir ölçme aracı değil. Ama insanın kendisine küçük bir ayna tutması açısından eğlenceli.
Sonuçta insan, yalnızca bildiği diller kadar değil, öğrenmeye devam ettiği diller kadar da gelişiyor. Belki de asıl mesele kaç dil bildiğimiz değil; karşımızdaki insanın hangi dili konuştuğunu fark edebilmek.
Peki siz kaç dil biliyorsunuz?