Derin Yalnızlık

İş dünyasında uzun yıllardır verimliliğin temel araçlarından biri iş bölümüdür. Görevler parçalanır, uzmanlık alanları oluşturulur ve herkes işin belirli bir kısmında derinleşir. Bu yaklaşımın önemli avantajları vardır. Daha hızlı çalışılır, hata oranları azalır ve belirli konularda yüksek uzmanlık elde edilir.

Ancak çoğu zaman gözden kaçırdığımız bir gerçek var:

İş bölümü arttıkça iletişim ihtiyacı da artar.

Örneğin bir mevzuat hazırlık sürecini düşünelim. Hukuk uzmanları mevzuat tekniğini bilirler. Teknik ekip ise düzenlenecek konunun uygulamadaki detaylarına hâkimdir. Eğer bu iki grup birbirini doğru anlayamazsa ortaya hukuken kusursuz ancak uygulamada işlemeyen ya da uygulamayı çok iyi bilenlerin talep ettiği fakat hukuki açıdan sorunlu düzenlemeler çıkabilir.

Sorun bilgi eksikliği değildir. Sorun, uzmanlıkların birbirine temas edememesidir.

Aslında bu durum yalnızca hukuk alanına özgü değildir. Üretimde, sağlıkta, eğitimde, kamu kurumlarında ve özel sektörde benzer örneklerle karşılaşırız. İşler karmaşıklaştıkça uzmanlaşma artar. Uzmanlaşma arttıkça insanlar kendi alanlarında daha başarılı hale gelirler. Ancak aynı zamanda birbirlerinin dilini anlamakta zorlanmaya başlarlar.

Belki de günümüzün en büyük paradokslarından biri budur.

Son yıllarda kişisel gelişim üzerine çok konuşuyoruz. Daha fazla eğitim alıyor, daha fazla sertifika topluyor, belirli alanlarda daha derin bilgi sahibi olmaya çalışıyoruz. Rekabetin yoğunlaştığı bir dünyada bunlar son derece kıymetli çabalar. Çünkü fark yaratmanın yolu çoğu zaman uzmanlaşmadan geçiyor.

Ancak bireysel gelişim hızlanırken birlikte çalışma becerilerinin aynı hızda geliştiğini söylemek zor.

Bugün birçok çalışan kendi alanında geçmişe göre çok daha yetkin. Buna rağmen ekipler arasındaki anlaşmazlıklar, bölümler arası kopukluklar ve koordinasyon sorunları azalmıyor. Çünkü organizasyonlar yalnızca bireysel performanslardan oluşmuyor. Asıl değer, bireysel yetkinliklerin ortak bir amaç doğrultusunda birleşebilmesinden doğuyor.

Bu nedenle günümüzün temel sorularından biri şu olabilir:

Daha fazla uzmanlaşmaya mı ihtiyacımız var, yoksa daha fazla bir araya gelmeye mi?

Bence cevap ikisinden yalnızca biri değil.

Uzmanlaşmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ancak uzmanlaştıkça birbirimizi daha fazla anlamaya da ihtiyacımız var.

Sanayi devrimi bize iş bölümünü öğretti. Bilgi çağı ise bize bölünen işleri yeniden birbirine bağlamayı öğretiyor.

Dr. Fatih Çatal – Derin Yalnızlık

Modern organizasyonlarda yaşanan birçok sorunu açıklamak için “Langırt oyunu”nu örnek vermek istiyorum.

Langırttaki oyuncular belirli çubuklara sabitlenmiştir. Sadece ileri veya geri hareket edebilirler. Görevleri nettir. Yetki alanları bellidir. Kendi eksenlerinin dışına çıkamazlar.

Gerçek futbol ise bambaşka bir oyundur.

Bir futbolcu gerektiğinde boş alan yaratır, arkadaşının açığını kapatır, pozisyon değiştirir, oyunu okur. Bazen yalnızca bir bakışla bile takım arkadaşına ne yapmak istediğini anlatabilir. Çünkü oyunun amacı sadece topa vurmak değil, takım olarak sonuca ulaşmaktır.

Organizasyonlarda da benzer bir ayrım ortaya çıkıyor.

Aşırı iş bölümü bize odaklanma kazandırırken esnekliğimizi azaltabiliyor. İnsanlar görevlerini çok iyi yaparken organizasyonun varlık nedeninden uzaklaşabiliyorlar. Bir süre sonra herkes kendi işini kusursuz yapıyor ancak ortaya çıkan sonuç müşterinin beklediği değeri üretmiyor.

Belki de modern organizasyonların sorunu yeteneksiz çalışanlara sahip olmaları değil, birbirini yeterince anlayamayan çok sayıda yetenekli çalışana sahip olmalarıdır.

Burada önemli bir değiş tokuş vardır.

Odaklanma mı, bütünsel bakış mı?

Uzmanlaşma mı, ortak amaç mı?

Verimlilik mi, koordinasyon mu?

Çoğu zaman bunlardan birini seçmek zorundaymışız gibi düşünürüz. Oysa başarılı organizasyonlar bu ikilemlerin bir tarafını seçenler değil, her iki tarafı da birlikte yönetebilenlerdir.

Çünkü inovasyonun, farklılaşmanın ve uzman bilginin bu kadar değerli olduğu bir dönemde uzmanlaşmadan vazgeçmek mümkün değildir. Ancak aynı zamanda ekiplerin ortak amaç etrafında hizalanmasına, birbirlerinin dilini anlamasına ve sürekli iletişim içinde kalmasına da her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Ne yazık ki birçok organizasyon iletişim sorununu dijital araçlarla çözdüğünü düşünüyor.

Toplantı yazılımları, kurumsal mesajlaşma sistemleri, görev takip uygulamaları ve sayısız bildirim…

Fakat iletişim ile bilgi aktarımını birbirine karıştırıyoruz.

Bir mesajın iletilmiş olması, anlamın paylaşıldığı anlamına gelmiyor.

Makineler bugün birçok işi bizden daha hızlı ve daha hatasız yapabiliyor. Nesnelerin interneti teknolojileri sayesinde birbirleriyle veri paylaşabiliyorlar. Hatta insan müdahalesinin son derece sınırlı olduğu karanlık fabrikalar artık bir hayal değil.

Ancak organizasyonun içinde insan varsa yalnızca veri akışına değil, anlam akışına da ihtiyaç vardır.

İnsanlar yaptıkları işin neden önemli olduğunu bilmek isterler. Bir bütünün parçası olduklarını hissetmek isterler. Emeklerinin ortak bir amaca hizmet ettiğini görmek isterler.

Bu nedenle yöneticilerin görevi yalnızca işleri bölüştürmek değildir. Aynı zamanda parçalar arasındaki bağı görünür kılmaktır.

Çünkü uzmanlık parçaları mükemmelleştirir.

İletişim ise o parçaları anlamlı bir bütüne dönüştürür.

Aksi halde ortaya çıkan şey yüksek performanslı bir takım değil, yan yana çalışan uzmanlardan oluşan bir topluluk olur. Herkes kendi görevini eksiksiz yerine getirir. Ancak kimse oyunun tamamını göremez.

Ve günün sonunda organizasyon, müşterinin değer vermediği bir ürünü üreten kusursuz makineler topluluğuna dönüşebilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir