Toprak, Çınar ve Tillandsia

Bitkilerin besinlerini topraktan aldığını düşünerek büyüdük. Toprak; yaşamın, gelişimin ve büyümenin vazgeçilmez kaynağı gibi görünüyordu. Oysa doğaya biraz daha dikkatli baktığımızda farklı bir gerçeği fark ederiz: Toprak çoğu zaman yalnızca bir besin kaynağı değil, aynı zamanda bir tutunma yeridir. Bunun en ilginç örneklerinden biri Tillandsia’dır. Bu sıra dışı bitki, yaşamını sürdürmek için toprağa ihtiyaç duymaz. Ağaç dallarına, kayalara ya da farklı yüzeylere tutunur; ancak beslendiği kaynak yalnızca tutunduğu yer değildir. Yağmurdan, havadaki nemden ve çevresindeki imkânlardan yararlanarak yaşamını sürdürür.

Toprak, Çınar ve Tillandsia – Dr. Fatih Çatal

Aslında insanın yaşam yolculuğu da bir bakıma tutunma hikâyesidir. Önce bir sperm yumurtaya tutunur. Ardından fetüs anne rahmine tutunarak gelişir. Sonra bir yuvaya, bir aileye, bir okula ve nihayetinde bir mesleğe ya da bir işe tutunuruz. Hayat boyunca ilerleyebilmek için bir yerlere bağlanmaya, bir zemine ihtiyaç duyarız. Ancak beslendiğimiz kaynaklar yalnızca tutunduğumuz yerlerle sınırlı değildir.

Bu noktada akla Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı gelir. Atay, bireyin toplum içinde kendine yer bulma mücadelesini anlatırken, aslında insanın ait olma ve tutunma ihtiyacına da dikkat çeker. Tutunamamak çoğu zaman yalnızlık, yabancılaşma ve aidiyet eksikliği doğurur. Çünkü insan, gelişebilmek için yalnızca bilgiye değil, aynı zamanda kendisini kabul eden ve değer veren bir zemine ihtiyaç duyar.

İşletmeler açısından bakıldığında da durum farklı değildir. İşletme kültürü, çalışanların tutunduğu toprağa benzer. Verimli bir toprak nasıl bir ağacın güçlü kökler salmasına ve asırlar boyunca ayakta kalmasına yardımcı oluyorsa, güçlü bir işletme kültürü de çalışanların gelişmesine, kuruma bağlanmasına ve uzun yıllar değer üretmesine imkân tanır. Eğitim fırsatları sunan, gelişimi destekleyen, adil ve güven veren işletmeler; çalışanların kök salmak isteyeceği bereketli topraklardır. Böyle bir kültürün bulunduğu yerde insanlar yalnızca çalışmaz, aynı zamanda serpilir ve büyür.

Ancak çalışanların da unutmaması gereken bir gerçek vardır: Beslenmenin tek kaynağı işyeri değildir. “İşletmem beni eğitime göndermiyor, o halde gelişemem” demek günümüz dünyasında geçerli bir mazeret değildir. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda kişi kendisini kitaplardan, eğitim platformlarından, videolardan, deneyimlerden ve farklı insanlardan besleyebilir. Öğrenmenin sorumluluğu öncelikle bireyin kendisindedir.

İşte burada Tillandsia bize önemli bir ders verir. Eğer tutunduğu yüzey onu beslemiyorsa yaşamaktan vazgeçmez. Bulunduğu koşulları aşmanın yollarını arar ve ihtiyaç duyduğu kaynakları çevresinden toplamayı başarır. Çalışanlar da zaman zaman böyle olmak zorundadır. Bulundukları kurum gelişimlerini desteklemiyorsa, kendilerini dış kaynaklardan beslemeyi öğrenmelidirler. Çünkü coğrafya tek başına kader değildir.

Yine de işletme kültürünün temel görevi, herkesten bir Tillandsia olmasını beklemek değildir. Her çalışanın sürekli olarak kendi imkânlarıyla ayakta kalmasını istemek sürdürülebilir bir yaklaşım değildir. İşletme kültürünün asıl görevi, insanların tutunmak isteyeceği bir toprak oluşturmak; çalışanların kök salabileceği, gelişebileceği ve uzun yıllar değer üretebileceği bir ortam hazırlamaktır. Başarılı işletmeler, çalışanlarını sürekli yeni tutunma alanları aramaya zorlayan kurumlar değil; onların bir çınar gibi kök salıp büyümelerine imkân veren kurumlardır.

Belki de işletme kültürünü tanımlamanın en güzel yollarından biri budur: İnsanların serpilmek isteyecekleri bir toprak olmak. Ancak çalışanlara da şu hatırlatmayı yapmak gerekir: Eğer bulunduğunuz toprak tutunmaya elverişli değilse, yalnızca kaderden yakınmak çözüm değildir. Gerektiğinde Tillandsia gibi davranmalı, yeni tutunma alanları bulmalı ve kendimizi beslemenin yollarını aramalıyız. Çünkü gelişim, çoğu zaman tutunduğumuz yer ile kendimizi besleme irademizin kesiştiği noktada başlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir