Mum Işığı Kuralı

Sanırım 9 yaşındaydım. Okul çıkışı sırt çantamı kapının önüne bırakmış ve top oynayan arkadaşlarımın arasına karışmıştım. Hava kararana kadar oynamıştık. Sokak lambalarının ışığı da topu görmemize yardımcı olmayınca eve gitme vakti gelmişti. Tam ellerimi sabunla köpürterek yıkıyorken elektrik kesildi…

O kadar çok acıkmıştım bir an önce sofraya oturmak istiyordum. Oysa ekmeğin kuyruğunu koparmak yerine çekmecelerde mum arıyordum. Neyse ki kısa sürede mumları bulduk ve loş ışık altında yemeğimizi yedik.

O zamanlar mum; romantik bir aksesuardan çok daha fazlasıydı.

Elektrik kesintisi o kadar uzun sürdü ki o gece gelmeyeceğini düşündük. Mum ışığınının loş ortamından faydalanmış olmalıyım ki yemeği fazla kaçırmışım. Top peşinde koşturma ve arkasından loş ortamdaki sıcak çorbanın da etkisiyle göz kapaklarım ağırlaşmıştı. 

Sobanın yanında uykuya dalmak üzereydim ki ödevi yapmadığımı hatırladım. İlk defa ödevi yapmadan okula gidecektim. Öğretmenimi çok seviyordum ve ona karşı mahcup olmak istemiyordum. 

“Elektrikler kesildi öğretmenim.” diyerek günü kurtarabilme ihtimalimi düşündüm. Evimiz tepede olduğu için şehri kuş bakışı görebiliyorduk. Tüm şehirde elektrik yoktu. Bu durumda öğretmenim belki de hiç birimize ödev sormayacaktı. Böylece içimdeki huzursuzluğu da gidermeye başlamıştım.

Tam o anda babam benim iç dünyamdaki senaryolarımı hissetmiş olmalı ki ödevlerimi yapıp yapmadığımı sordu. Ben de “Elektrik yokken nasıl yapayım?” tavrıyla yapmadığımı söyledim. Sonrasında babam söze başladı ve o an kendimi; hayatımda aldığım en etkili derslerden birinin içinde buldum. 

“Karnın açken de elektrik yoktu. Neden sabahı beklemedin?” diye sordu babam. 

Beklemiyordum böyle bir soruyu…

Babam devam etti:

“Dinle yavrum. Açlık ihtiyacımızı giderirken soframızda kullandığımız mum ışığı ile defter ve kitaplarımızı da aydınlatabiliriz. Bir sorun yaşadığında önce çözüm ara: mazeret arama! Çünkü neyi bulmak için çaba harcarsan onu bulursun. Mazeretler, bulunmayı sevdikleri için saklanmayı beceremezler. Ama çözümler; saklambaç oyununda ustadırlar.”

Babamı çok iyi anlamıştım. Az önce soframızı aydınlatan yarısı tükenmiş mumu alarak ödevimi tamamladım. 

O mum ışığı, her mazeret üretme isteğim anında titreyerek yanar ve bana dokuz yaşında aldığım o dersi hatırlatır…

Sabah olduğunda gururla okula gittim. Arkadaşlarımın çoğu, ödev yerine “Elektrik kesintisi” mazeretini çantasına koyarak gelmişti.

Öğretmenimiz yalnızca 3 öğrencisinin ödev yaptığını görünce “Sizin evinizde elektrik var mıydı?” diye sordu. Biz de mum ışığı ile ödevlerimizi yaptığımızı söyledik. 

Öğretmenimiz bizlere teşekkür etti ve sınıfa döndü:

“Çocuklarım, Atatürk cephede vatanı kurtarırken stratejilerini mum ışığı altında hazırlıyordu. Sabaha kadar şehit olacağını bilen Mehmetçik, sevdiğine son mektubunu yine mum ışığında yazıyordu…”

Öğretmenimiz anlattıkça arkadaşlarımız mum gibi eriyor, sıralarında küçülüyordu…

O gün anladım; ödevlerin birkaç sayfalık yazılardan fazlasının olduğunu. Ödev; sorumluluk almak, söz vermekti. En zor şartlarda dahi çözüm üretmekti. Vatan savunmasına koşan Onbeşliler “Biz daha çocuğuz!” diyebilirlerdi. Ama onlar karanlık bir esarete karşı, minik bir kıvılcım olmaya razıydılar.

Aradan bir asırdan fazla zaman geçti ama mum ışığı kuralı hiç değişmedi. Çözüm üreten insanlar her sorun anında mum ışığında çalıştılar…

Ortada bir mum da olmasa; başardılar…

Çünkü ihtiyaç duydukları ışığı;  mazeretlerin olmadığı yerlerde aradılar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir