Çok ilginç bir dönem yaşıyoruz. Dünyaya gelir gelmez görüntülü olarak uzak akrabalara gösterilmiş bebekler, şimdinin gençleri çok ilgili değillerse çevirmeli telefonları bilmezler. Sadece telefonun gelişimini, yaşadıklarımla birlikte özetleyeyim.
Bir gün dedem telefonun yanındaki kolu çevirdi. Karşısına santral binasından bir görevli çıktı. Ona bir numara verdi ve “Bana bağla.” dedi. Sonradan bu santrali de gördüm. İki kutu vardı. İçi kablolarla dolu, bir bulmaca gibiydi. Ben bu kutuları incelerken santralde telefon sesi duyuldu. Görevli ahizeyi kaldırdı. Karşıdan gelen ses de tıpkı dedem gibi bir numara verdi ona. Bu defa görevli aldığı numarayı aradı ve karşıdan bir kişi telefonu açtı. Her iki tarafta artık bekliyordu. Santral görevlisi kutulardaki iki kablonun yerlerini değiştirince aradan çıkmış oldu ve bu kişiler konuşmaya başladılar.
Sonra aradan santraller çıkarıldı. Evdeki telefonlardan doğrudan görüşmek istediğimiz kişileri arayabildik. Sonra seyahat hâlindeyken aradığımız kişiye ulaşmak bir ihtiyaç hâline geldi. Önce arabalar için telefonlar geliştirildi, sonra mobil telefonlar üretildi. Cep telefonu diyemezlerdi çünkü cebe girebilecek durumda değillerdi. Ardından cebe sığdılar.
Bu keyif müthişti. Kontör yettiği sürece konuşabiliyorduk. Sonra yazabilmeye de başladık. Önceleri tek satır olan ekranlar zamanla bir nevi bilgisayara dönüştü. Sonrasını şimdiki gençler de biliyor zaten.
Telefonların bu gelişimine tanık olmuş olan bizim yaş grubu telefonu biraz daha amacına uygun kullanırken, dünyaya gözlerini açtığında anne sesinin yanında belki de ondan da önce iletişim ve mesaj bildirim seslerini duyan kişiler, şimdilerde gözlerini ve kulaklarını bu aletlerden alamaz oldular.
Sadece gençler mi? Benim yaş grubum ve hatta benden büyükler de çok hızlı alıştılar bu renkli eğlence aracına. Buraya kadar okuyanlar benden “Çıkar bakayım o telefonu!” diyen dayılar gibi bir mesaj vereceğimi düşünmemişlerdir sanırım.
Benim birçok farklı yazıda da hatırlatmaya çalıştığım durum, araçların amaca göre kullanılması ve hayatta önemli olanın göz ardı edilmemesidir. Bu teknoloji artık sesli görüşme amacıyla çok az kullanılıyor. Daha çok eskinin televizyon mantığı gibi kullanılıyor.
Buraya kadar olan süreç hepimizin malumu. Bazen durup düşünmek iyidir.
Bu teknoloji olmadan önce neler vardı? Neler kazandık? Neler kaybettik?

Bence en önemli kayıplardan bazıları: odaklanma ve düşünme.
İnsan doğasının en önemli iki özelliğini kaybediyoruz. Odaklanamadığımız için hayat nehrinde bir saman çöpü gibi ilerliyoruz. Akış nereye, biz oraya…
Düşünmüyoruz. Akıma kapılanlar ne diyorsa öyledir diyerek yaşıyoruz. Günlerimiz ekranlara bakarak geçiyor farkında değiliz. Oysa insan doğamıza uygun faydalı işler için iki dakikamızı dahi veremiyoruz.
Ekran bağımlısı olduğumuzun farkında olmadığımız için her zaman yoğunuz, meşgulüz!
Yazılar çok sıkıcı artık!
Odaklanamadığımız için sıkıldığımızın farkında değiliz çünkü.
Çünkü güneşin doğuşunu ve batışını izlemek için dahi başımızı ekranlardan kaldırma zahmetine giremediğimiz için “Günler nasıl da hızlı geçiyor.” diyoruz.
Örneğin bu yazı, belki sindire sindire okumayla dört dakikanızı alacak. Ama hıza alışmış beyinlerimiz önce şöyle kabaca bir süzdü ve “Bu yazı neden bahsediyor acaba?” dedi.
Sonra odaklanmayı unutanlar dedi ki: “Fatih Bey de telefon bağımlılığına değinmiş.”
Bu yazıyı gören ve okumak için sayfaya gelenlerin birçoğu bu satırlara gelemedi.
Eğer bu aşamaya kadar geldiyseniz, bu hatırlatmalar muhtemelen yaşamınıza değer katacak ve size birazcık da olsa farkındalık sağlayacaktır.
Özellikle iş hayatı için kısa hatırlatmalar vererek bu yazımı kapatıyorum.
Her işi olması gerekenden hızlı ve benimsenmeden yaparsanız en önemli özellikten feragat etmiş olursunuz: Güvenlik.
Yavaş girilmesi gereken virajlarda savrulan araçları hatırlayın.
Çoğu işletme, güvenlik tedbirleri artırıldığında işlerin yavaşlamasından rahatsız olur. Üretimin düşmesi, süreçlerin uzaması veya hizmet akışının ağırlaşması ilk anda olumsuz bir tablo gibi görünür. Oysa bu yavaşlama, aslında yeni bir kültürün inşa edildiği geçiş dönemidir.
Makine kullanımında da durum aynıdır. Çalışanlar kişisel koruyucu donanımlarını takmayı zaman kaybı sayar, güvenlik ayarlarını kontrol etmeyi gereksiz bulur. Makinenin bakımını geciktirir; “Zaten çalışıyor.” diyerek devam ederler. Acelecilik kültürü, güvenlik adımlarını görünmez kılar. Fakat bu ihmal, hem insan kaynağı hem de makine parkı için büyük tehditler yaratır.
Kalite yönetim sistemlerinde de benzer bir zihniyetle karşılaşırız. Belgeleme, takip, raporlama gibi süreçler “kâğıt kürek işleri” olarak küçümsenir. Oysa bu süreçler işletmenin ayaklarının yere basmasını, risklerin öngörülmesini ve sürdürülebilir büyümeyi sağlayan omurgadır. Küçümsenen her adım, yarın daha büyük bir krizin kapısını aralar.
Hızın büyüsü altında güvenlik ihmal edilir. Oysa Maslow’un hiyerarşisinde de en temel ihtiyaçlardan biridir güvenlik. İnsan ve işletme, varlığını sürdürmek için önce güvende olmak zorundadır. Güvenlik, hızın düşmanı değil, hızın sürdürülebilirliğinin garantisidir. Doğru uygulandığında işletme hem güvenli çalışır hem de uzun vadede daha verimli, daha hızlı ve daha güçlü bir sisteme kavuşur.
Son söz olarak, insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz olan “düşünme” konusunda da elimizdeki ekrana dikkat edelim.
O, her ne kadar bizim dikkatimizi dağıtmaya çalışsa da!