Bana göre bir işletmenin en iyi tedarikçileri çalışanlarıdır.
Nasıl yani? Çalışanlar tedarikçi olur mu hiç? Tedarikçi dediğimiz, işletmenin ihtiyaç duyduğu malzemeleri veya hizmetleri dışarıdan sağlayan paydaş değil midir? Çalışanlar ise işletmenin insan kaynağıdır. Bu ikisi birbirinden farklı şeyler değil midir?
Bu soruları sormakta haklısınız. Neden böyle düşündüğümü izah edince belki de bana hak verirsiniz. Önce tedarikçilerin işletmeler için neden bu kadar önemli olduğuna bakalım.
Tedarikçiler, bir işletmenin en önemli paydaşları arasındadır. Özellikle Toyota ile özdeşleşen Tam Zamanında Üretim (Just-in-Time – JIT) yaklaşımında tedarikçilerin önemi çok daha belirgin hâle gelir. Doğru ürünü, doğru fiyatla ve doğru zamanda tedarik eden işletmelerle çalışıyorsanız müşterinin talebine zamanında ve uygun maliyetle cevap verebilmenin önemli bir bölümünü başarmışsınız demektir. Tabi günümüzde bunu başarmak daha da zorlaştı. Çünkü uzun süre değişmeden aynı ürünü pazara sunmak artık kolay değil. Yine de ideal bir tedarik zinciri nasıl olabilir üzerine güzel bir vaka olmuştu.
Geleneksel patronların çok sevdiği, kendilerine şiar edindikleri bir söz vardır: “Ticarette kârlılık, alırken kazanılır.” Bu açıdan bakıldığında doğru tedarikçiyi seçmek, işletmenin kârlılığı açısından kritik bir karardır. Ancak doğru tedarikçiyi seçmek tek başına yeterli değildir. Tedarik ilişkisinin sürdürülebilir olması daha önemlidir.
Bir üretim işletmesini düşünelim. Müşterinin siparişini zamanında tamamlayabilmek için üretimde kullanılacak malzemelerin ihtiyaç duyulan zamanda tesiste bulunması gerekir. Tedarikçiler ödemelerini zamanında alabildikleri ve ticari ilişkileri sürdürülebilir olduğu sürece malzemeleri istenen kalitede ve zamanda teslim edebilirler. Ancak işler her zaman yolunda gitmez. Talebin yükseldiği, ürünün piyasada azaldığı dönemlerde bazı tedarikçiler alternatif kaynaklardan daha düşük kaliteli ürünler temin ederek teslimat yapabilir. Ürün bulmak zorlaştığında teslim süreleri uzayabilir. Ekonominin daraldığı ve nakit akışının bozulduğu dönemlerde ödemelerini zamanında alamayan tedarikçiler işletmeyle çalışmayı bırakabilir. Hatta daha yüksek fiyat ödeyen bir müşteri ortaya çıktığında, elinde ürün bulunmasına rağmen mevcut müşterisine teslimat yapmayıp daha fazla kazanç sağlayacağı müşteriye öncelik verenler de olabilir.
Bütün bunlar, tedarik yönetiminin neden hassasiyetle ele alınması gereken bir süreç olduğunu gösteriyor. İşletmeler tedarikçilerini seçerken yalnızca fiyata değil; kaliteye, teslimat performansına, güvenilirliğe ve ilişkinin sürdürülebilirliğine de bakıyor. Üretimin devamlılığı, müşteriye verilen sözlerin tutulması ve işletmenin rekabet gücü büyük ölçüde bu ilişkilere bağlı.
Şimdi gelelim benim aklımı kurcalayan soruya: İşletmeler dışarıdaki tedarikçileri için gösterdikleri bu hassasiyeti içerideki çalışanları için de gösteriyor mu?

Çalışanları birer tedarikçi olarak düşündüğümüzde aslında çok da yabancı bir kavramla karşılaşmıyoruz. Tedarikçi, işletmeye bir ürün sunar. Çalışan da öyle. Burada küçük ama önemli bir kavram ayrımına değinmek istiyorum. Ürün kavramı, mal ve hizmeti kapsar. Dolayısıyla çalışanların sunduğu hizmet de onların ürünüdür. Bu ürünün temel bileşenleri ise yetkinlikleri, bilgileri, deneyimleri ve zamanlarıdır.
İşletmeler bir adayla iş sözleşmesi imzaladıklarında, belirli bir çalışma karşılığında onun bilgi, beceri ve emeğinden yararlanmayı taahhüt altına alırlar. Özellikle belirsiz süreli iş sözleşmeleri, sürdürülebilir bir tedarik ilişkisi açısından ilginç bir örnektir. Hatta tam zamanında üretim yaklaşımıyla da anlamlı bir benzerlik kurulabilir. Her sabah, ihtiyaç duyulan zamanda, işinin başında olan ve üretim sürecine katkı sunan bir çalışan düşünün. Üstelik işini hakkıyla yapan çalışan, işletmenin üretim kapasitesini yalnızca o gün için değil, uzun vadede de destekler.
Bu açıdan bakıldığında, “En sadık tedarikçi kimdir?” diye sorulduğunda “çalışanlar” cevabını verebilirim. Elbette burada bir ayrım yapmak gerekiyor. İş sözleşmesinde üstlendiği sorumlulukları yerine getirmeyen, görevini savsaklayan veya sahip olduğu yetkinliklerin gerektirdiği katkıyı sunmayan çalışanlardan söz etmiyorum. Üzerine düşeni hakkıyla yapan, emeğini ve bilgisini işletmenin gelişimi için kullanan çalışanlardan bahsediyorum. Böyle çalışanlar, bir işletmenin baş tacı olması gereken en değerli paydaşlarıdır.
Ne var ki bazen bu çalışanların, işletmenin dışındaki tedarikçilerden daha az kıymet gördüğüne tanık oluyoruz. Oysa yetkin çalışanlar, kurumlarının geleceği için bire bin katabilir. Yeni fikirler geliştirir, sorunları çözer, süreçleri iyileştirir ve işletmenin rekabet gücünü artırırlar. Buna rağmen birçok işletmede dışarıdaki tedarikçinin talebi, içerideki çalışanın beklentisinden daha öncelikli hâle gelebilir.
Nakit sıkıntısı yaşandığında, işletmenin eline geçen ilk kaynakla önce dış tedarikçilerin ödemeleri yapılır. Çalışanlar ise çoğu zaman ilk fedakârlık beklenen grup olur. Ücretlerin gecikmesi, hak edilen ödemelerin ertelenmesi veya çalışanların sürekli anlayış göstermesinin beklenmesi, zamanla sıradan bir uygulamaya dönüşebilir.
Bunun arkasında bazen geleneksel bir patron yaklaşımı vardır. Çalışanlarını servislerle işyerine kadar taşıyan, onlara iş sağlayan ve bu nedenle çalışanların kendisine bağlı kalacağını düşünen patronlar, başka bir işletmeye yönelmesi muhtemel gördükleri tedarikçilerin peşinden daha fazla koşabilirler. Bir anlamda yine bir “kaçan kovalanır” meselesi yaşanır. Elden çıkması muhtemel görülen dış tedarikçi için gösterilen çaba, içerideki çalışana gösterilmez. Oysa kısa vadeli bu bakış açısı bir alışkanlığa dönüştüğünde daha büyük sorunların başlangıcı olabilir.
Çalışanlar önce sabreder. İşletmenin yaşadığı ekonomik sıkıntıların geçici olduğunu düşünür, koşullar düzeldiğinde geçmişte yaşadıkları kayıpların veya gösterdikleri fedakârlıkların telafi edileceğini umarlar. Ancak işler düzeldiğinde bekledikleri karşılığı göremeyebilirler. Bolluk zamanında ek bir ödül veya takdirle karşılaşmazken kıtlık zamanında sürekli anlayış göstermesi beklenen kişiler hâline gelirler.
Zamanla kendilerini dışarıdaki paydaşlardan daha az değerli hissetmeye başlarlar. İşletmenin kendilerine verdiği mesajı sorgularlar. Emeğin ve bağlılığın karşılık bulmadığı bir yerde kalmanın anlamını yeniden düşünürler.
İşte o noktada fırtına öncesi sessizlik başlar. Örgütsel sessizlik olarak kavramsallaştırılan bu durum, çalışanların düşüncelerini, sorunlarını veya önerilerini dile getirmekten kaçınmalarıyla kendini gösterebilir. Çalışanlar artık sorunları çözmek için seslerini yükseltmek yerine sessizce başka seçenekleri değerlendirmeye başlayabilirler. Yeni hedefleri, en uygun zamanda başka bir işletmeye geçmektir.
Bu sessizliğin işletme açısından en tehlikeli yanı, her şey yolundaymış gibi görünmesidir. Çalışanlar işlerine gelir, görevlerini yerine getirir ve toplantılara katılırlar. Ancak zihinsel olarak kurumdan uzaklaşmış olabilirler. Zaman içinde kendilerini değerli hissedebilecekleri işletmelere yönelirler. İşletme ise çoğu zaman kaybın nedenlerini anlamaya çalışırken çok geç kalmış olur.
Oysa uzun vadeli bir değerlendirme, çalışan kaybının maliyetinin sanıldığından çok daha yüksek olabileceğini gösterir. Bir dış tedarikçiyle yaşanan sorun sonucunda alternatif bir tedarikçi bulunabilir. Bu süreç zaman alsa da yeni tedarikçiyle daha iyi koşullarda çalışmak mümkündür. Ancak nitelikli bir çalışanı bulmak, işe almak ve işletmeye kazandırmak çok daha karmaşık bir süreçtir. Uygun adayı bulduğunuzu varsaysak bile yeni çalışanın kurum kültürüne uyum sağlaması, iş süreçlerini öğrenmesi, ekip ilişkilerini geliştirmesi ve beklenen katma değeri üretmesi zaman alacaktır. Üstelik ayrılan çalışanla birlikte yalnızca iş gücünü değil, kurumsal hafızayı, deneyimi ve yıllar içinde oluşmuş ilişkileri de kaybedebilirsiniz.
Tedarikçilerin önemini kabul ediyoruz. Onlarla ilişkilerimizi yönetmek, güvenlerini korumak, ödemelerini zamanında yapmak ve sürdürülebilir iş birlikleri kurmak için çaba gösteriyoruz. Aynı özeni işletmenin bilgi, deneyim ve emeğini her gün ortaya koyan çalışanlarımız için neden göstermeyelim?
Stratejik düşünmek, yalnızca dışarıdaki tedarikçileri güvence altına almak değildir. İşletmenin geleceğini birlikte inşa eden insanların da kendilerini güvende, değerli ve adil bir ilişkinin parçası olarak hissetmelerini sağlamaktır. Bir işletme, ihtiyaç duyduğu malzemeyi başka bir tedarikçiden temin edebilir; ancak yıllar içinde yetiştirdiği, deneyim kazandırdığı ve birlikte değer ürettiği çalışanlarını kaybettiğinde aynı birikimi kısa sürede yeniden oluşturamayabilir.
Dışarıdaki tedarikçilerin işletmemiz için ne kadar değerli olduğunu biliyoruz. Peki, her gün içeride üretmeye, geliştirmeye ve geleceğimizi inşa etmeye devam eden çalışanlarımıza aynı değeri veriyor muyuz? Unutmayalım, bir işletmenin en büyük kaybı, tedarik edemediği malzeme değil; değerini bilemediği insan olabilir. O nedenle bana göre en değerli tedarikçiler çalışanlardır. Ya size göre?