Yapay/Yalan Dünya

Yapay zekâ ile başlamayan bir yazı yazamaz olduk. Zekâ yapay olunca, onun ürettikleri de ister istemez “yapay” diye etiketleniyor. Peki, yapay ne anlama geliyor?

İngilizce karşılığı artificial, kökenini “sanat”tan alıyor; ustalıkla yapılmış, beceri ürünü olan anlamını taşıyor. Türkçede ise “yapay göl”, “yapay çiçek” örneklerinde olduğu gibi daha çok doğal olmayan çağrışımı var. Bu yüzden İngilizce kullanım kulağa daha olumlu gelirken, Türkçede sanki kelimeyle aramızda hafif bir mesafe var gibi.

Yapay Dünya – Dr. Fatih Çatal

Yapay zekâ çözümlerini üretenler, işin bu “sanat” tarafını öne çıkararak asırlık ihtiyaçlara modern çözümler geliştirmeye çalışıyor. Ancak tüketen tarafta tablo her zaman bu kadar masum değil. Günün büyük bir bölümünü, sahte olduğunu bildiğimiz yapay zekâ ürünü görselleri izleyerek geçiriyoruz. Birkaç saniyelik görüntülerde “mükemmel hayatlar”, abartılmış mutluluklar, kusursuz gibi sunulan anlar… Gerçeği yansıtmadığını biliyoruz. Ama yine de izliyoruz. Çünkü çoğu zaman buna ihtiyaç duyuyoruz.

Peki, yapay zekâ keşfedilmeden önce sahte algılar, yalan dünyalar yok muydu? Elbette vardı. Olmasaydı Neşet Ertaş “Yalan Dünya” diye sarsar mıydı sahneleri?

Akşam saatleri geldiğinde telefonları biraz olsun elimizden bırakıyoruz gibi yapıyoruz ama çok da uzağa koymak işimize gelmiyor. Bu defa da dizilerin dünyasına sığınıyoruz. Senaryo gereği yazılmış diyaloglar, hiç var olmamış karakterler, yaşanmamış hikâyeler… Gerçek hayattan izler taşısalar da sonuçta hepsi bir kurgu. Buna rağmen kendimizi saatlerce o dünyanın içinde kaybediyoruz. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek zor. Acıtıyor, yoruyor, düşündürüyor; sorumluluk yüklüyor.

İşin ironik tarafı şu: Kendi ağlanacak hâlimizi çoğu zaman fark etmiyor ama sanal karakterlerin acısını omuzluyoruz. “Çakır’ın” cenaze namazını kılıyor, bir dizi karakterinin ayrılığına gözyaşı döküyoruz. Bilinçaltımız ise sanki şu mesajı fısıldıyor: “Merak etme, kanalı değiştirince o acı da biter.”

İnsan zihni, acıdan korunmak için kendine “yumuşak gerçeklikler” üretir. Bazen sosyal medyada izlediğimiz hayatlara tutunuruz, bazen dizilerdeki karakterlerin arkasına saklanırız. Gerçekle yüzleşmek yerine, hayatın daha dayanılır görünen taraflarını tüketmeyi seçeriz. Böylece “yalan dünya”, gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşür.

Bu durum özellikle dezavantajlı bölgelerde yaşayan gençlerde daha belirgindir. Varoş mahallelerde büyüyen çocuklar, çoğu zaman hayal kurarak ayakta kalır. Hayal onlar için boş bir kaçış değil; gerçekliğin ağırlığını taşımaya yardımcı olan bir dayanak noktasıdır. Kendi dünyalarını kurarak hayatın sert yüzünü biraz olsun yumuşatmaya çalışırlar. Aslında herkesin bir “yan dünyası” vardır; gerçek fazla acıttığında sığınılan bir “yalan dünya”.

“Yalan dünya” dediğimiz kavram tam da burada anlam kazanır. Gerçeğin ağırlığıyla baş etmekte zorlandığımızda, kendimize daha dayanılır bir alan açarız. Hayalin, kurgunun ve sosyal medya vitrininin güvenli sınırlarına çekiliriz. Hepimiz, hayatın en azından bir bölümünü bu dünyanın içinde yaşarız.Ama şunu unutmamak gerekir:

Hayal kurmak bir kaçış değildir. Doğru kullanıldığında güçlü bir araçtır. Yalan dünya bize nefes aldırır; gerçek dünya ise bizi inşa eder. Asıl mesele, bu iki dünya arasında denge kurabilmektir. Gerçeği inkâr etmeden, hayalin gücünü de yitirmeden yol alabilmek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir