Geçtiğimiz hafta ailemle birlikte Çanakkale Şehitliği’ni ziyaret ettim. Her adımda, toprağa düşmüş bir hayatın hikâyesi vardı. Henüz çocuk yaşta vatan için cepheye koşan, annesinin sıcak yemeğinden, babasının gölgesinden uzak gencecik askerler… O mezar taşlarında sadece bir savaş değil; inanç, sadakat ve iliklere kadar sahiplenilen bir ülke vardı.
Kilometrelerce uzunluktaki yarımadanın her bir noktasında onlarca şehitlik ve toprağın altında binlerce şehit vardı. Orada yürürken şunu hissettim: Çanakkale’yi geçilmez kılan silahlar değil, sahiplenme duygularıydı. O gençler sadece kendi hayatlarını değil, bir milleti sahiplendiler. Kendilerini değil; gelecek nesilleri düşündüler. Bu bilinçle, karşılarında kim olursa olsun yılmadılar. Tüm dünyanın çok kısa sürede biteceğini öngördüğü bu savaşta, boğazın rahatlıkla geçileceğini düşündüler. Ama karşılarında “Burası benim yurdum!” diyen gençler bir cümleyi daha tarihe hediye ettiler: “Çanakkale Geçilmez!”

57. Alay Şehitliğini gezerken Boyabatlı Mustafa’nın da anıt taşını ziyaret ettik. Cephede şehit düşmeden önce duygularını bir şiirle tarihe emanet etmişti:
…
Çanakkale’yi hiç verir mi Türkler
İstanbul’umuzu alacak bir er
Var mıdır dünyada nerde o asker
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit, ordu gazi olacak
Boyabatlı Ömer Oğlu Mustafa
Yazdı bu destanı girerken safa
Muradı gitmektir arşı tavafa
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehit, ordu gazi olacak

İşte sahiplenme böyle bir şey.
Bugün cepheler değişti. Düşmanlar kurşunla değil; belirsizlikle, rekabetle, kaygıyla geliyor. Ama değişmeyen bir şey var: sahiplenmenin gücü. Bir insan bir işi sahiplendiğinde sadece maaşını değil; sorumluluğunu, vicdanını, zamanını da koyar ortaya. Patronundan çalışana kadar herkesin, yaptığı işe bir “emanet” gözüyle bakması gerekir.
İşyerinde sahiplenme olduğunda “Benim işim değil.” cümlesi ortadan kalkar. “Benim yerim değil.” düşüncesi silinir. Çünkü kişi artık bir görev tanımıyla değil, bir aidiyetle hareket eder.
Sahiplenen kişi, müşterisine sahip çıkar. Ürüne, hizmete, kuruma sahip çıkar. Hatta mesai arkadaşına bile… Tıpkı Çanakkale’deki bir askerin yanındaki yaralıyı taşıdığı gibi. Çünkü bilir ki bir zincir, halkaları kadar güçlüdür.
Bugün iş dünyasında başarıyı belirleyen şey sadece sermaye, teknoloji ya da strateji değil. Onların arkasında, o başarıyı omuzlayan insanların sahiplenme duygusu var. Sahiplenme varsa, her zorluk geçilir. Tıpkı Çanakkale gibi… Savunmanın en çetin zamanları temmuz-ağustos aylarıydı. Biz şehitlikleri gezerken sıcaklardan bunaldık ki o gençler, az bir öğün ve az bir suyla ölümün sınırında mücadele vermişlerdi.
Madem ki sahiplenme olduğunda devasa kuvvetlere sahip düşmanlara karşı durulabiliyor; soralım kendimize: “Gerçekten sahiplendiğimiz bir işte mi çalışıyoruz?”
Hatırlatmak isterim: “Sahiplenilen bir inanç, ordulardan güçlüdür.”