Hızlı ve Öfkeli

Okuma Süresi: 2 dk.

“Hızlı ve Öfkeli”, 2001 yılında Rob Cohen tarafından yönetilen ve başrollerinde Vin Diesel, Paul Walker, ve Michelle Rodriguez gibi oyuncuların yer aldığı aksiyon ve yarış temalı bir film serisidir. Film, hız tutkunu sokak yarışçısı Dominic Toretto (Vin Diesel) ve polis memuru Brian O’Conner’ın (Paul Walker) hikayesini anlatır. “Hızlı ve Öfkeli” serisi, zamanla büyüyen bir hayran kitlesi kazanmış ve devam filmleriyle genişlemiştir.

Filmleri izlerken adının içerikle uyumlu olduğunu ve benzer bir durumun iş dünyası için de geçerli olduğunu düşündüm. “Hız” ve “Öfke” kavramları birlikte kullanıldığında çalışanların ve işletmelerin “yarışır” halleri gözümde canlanıyor. Değişimin baş döndürücülüğü, işletmelerin ve çalışanların da hızlı olması gerektiği düşüncesine yol açıyor. Bu “hızlı olma” akımına uyum sağlanamadığında ise “öfke patlamaları” kaçınılmaz oluyor.

Hızlıyız ve de öfkeliyiz… Evden öyle bir hızla çıkıyoruz ki asansör aynası da olmasa durum çok fena… Trafik olmasa gaz pedalından ayağımızı hiç kaldırmak istemiyoruz. İşe başlarken aldığımız nefesi günün sonuna kadar vermeden duruyoruz neredeyse… Evde dinlenelim dediğimiz anda sosyal medya hesaplarının akışına kapılıyoruz… Bu kadar hızlı akan zamana inat yavaş kalabilen az şeyden biri sanırım Türk Dizileri 🙂

Neden bu kadar hızlı ve bir o kadar da öfkeliyiz? 

“Nefes kesen” bir hayat yaşıyoruz. Oysa nefes alıp verme arasında dahi bir müddet beklemek zorundayız. Aksi halde oksijen eksikliğinden bayılıyoruz. İş saatlerindeki korna seslerine ve camların indirilerek savrulan sinkaflı sözlere maalesef  şahit oluyoruz. Herkesin bir acelesi var…

Fizik dersinden hatırladığımız formüle göre yol; hız ve zamanın çarpılması ile bulunuyor. Yol; “iki kapılı han” arasındaki hayat olduğuna göre; hızı artırdığımızda zamanımızı azaltmış olmuyor muyuz? 

Dünyaya gelirken yaşama isteği ile programlanıyoruz. Yaşam, “an”lardan oluşuyor. “An”ları yaşamak için ise yavaşlamak gerekiyor. Lokmaları çiğnemeden yutmak yerine tadını çıkarmak gerekiyor. “An”ları yakalayamamak ise öfkeye yol açıyor. 

“Yavaş” kelimesi “hızlı” kelimesinin zıt anlamlısı; “iyi” kelimesinin değil! O nedenle bir işin yavaş yapılıyor olması “kötü” yapıldığı anlamına gelmiyor. Mevlana Celaleddin Rumi, “Mesnevi” eserinde “Her şey vaktinin esiridir.” diyor. Demir tavında dövülüyor, çay deminde içiliyor…

İşletmeler hedeflerini ve hedeflere ulaşmak için gereken süreleri doğru belirlemekte zorlanıyorlar. Normalden daha kısa süreli planladıkları hedeflere ulaşamadıklarında ise gerilim artıyor. Gerilim aslında öğrenmeyi ve gelişmeyi tetikliyor ancak iyi yönetilemediğinde ise öfke ortaya çıkıyor. Dinlenemeden işe gidiyoruz. İşteki başarı hedefleri de hızlı ve artarak ilerliyor. Molalarda dahi iş konuşuyor, geriliyor ve öfkeleniyoruz… 

Biz ne kadar hızlı olmak istesek de dünya var olduğundan beri “aynı” hızda (1670 km/saat) dönmeye devam ediyor. Karacaoğlan da söylemişti aslında: “Dünya dönüyor, sen ne dersen de.” Ömür geçiyor fark etmesek de…

Rekabette öne çıkmak, gelişmek ve başarmak için tek yol “hızlı” olmak mıdır? 

“Hızlı” olma işlevini makinelere bırakmak daha akıllıca olmaz mı?

Derin bir nefes alalım… Hayatımıza ve işimize odaklanalım…

Durmayalım; “duru”lanalım… 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir