Masadaki Telefon

Ben telefonu cebimde taşımayı çok seven biri değilim. Bir yere oturduğumda genellikle yanıma koyarım. Ama kendimi de tanıyorum. Sohbet koyulaşınca telefonu unutma ihtimalim yüksek. Üstelik dostlarımla otururken telefonu çoğu zaman sessize alıyorum. Böylece bildirim de gelmeyince bir süre sonra telefonun varlığını unutabiliyorum.

Bir gün siyaha yakın renkli bir koltuğa oturdum. Telefonu bırakırken aklımdan şu geçti:

“Bunu burada unuturum.”

Telefonu ters çevirdim. Beyaz arka kapağı üste gelecek şekilde bıraktım.

Yaklaşık yarım saat sonra kalkarken ilk dikkatimi çeken şey o oldu. Siyah zeminin üzerinde beyaz telefon adeta “Ben buradayım.” diyordu.

Masadaki Telefon – Dr. Fatih Çatal

Telefonumu aldım ve çıktım.

Birkaç gün sonra bu kez beyaz bir masadaydım.

Bu sefer de tam tersini yaptım.

Telefonu, ekranı yukarı gelecek şekilde bıraktım. Siyah ekran, beyaz masanın üzerinde hemen gözüme çarptı.

Yine unutmadım.

Aslında ben bilinçli olarak bir tasarım ilkesi uyguluyormuşum telefonumu bulunduğu ortamdan farklı hale getirmekle.

Çünkü o benim için değerli bir varlık.

Bugün telefon sadece konuştuğumuz bir cihaz değil.

Banka hesaplarımız orada.

Ödeme sistemlerimiz orada.

Kimlik bilgilerimiz orada.

Fotoğraflarımız, anılarımız, işimiz, iletişim ağımız…

Onu kaybetmek sadece bir cihaz kaybetmek değil; hayatımızın önemli bir parçasını kaybetmek demek.

Değer verdiğim için onu görünür hâle getiriyordum.

İnsanlar da böyle değil mi?

Bulunduğu ortamın rengini alan insanlar zamanla görünmez olmuyor mu?

Kalabalığın içinde kaybolmuyorlar mı?

Ama bulunduğu ortama kendi rengini katan insanlar fark ediliyor.

Ve fark edilen insanlar unutulmuyor.

Mentorluk yaptığım genç arkadaşlarıma hatırlattığım bir önerimi paylaşmak istiyorum:

Farklı olmak için farklı olmayın. Değer kattığın için farklı olun.

Çünkü insanlar, farklı olanı pek sevmezler.

Farklı olan düzeni bozar.

Alışkanlıkları sorgulatır.

Rahatsız eder.

Eleştirilir.

Hatta dışlanır.

Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu.

Galileo Galilei, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü savunduğu için yargılandı.

Florence Nightingale, savaş alanında istatistik kullanarak hastaneleri yeniden düzenlediğinde birçok kişi onun yöntemlerini gereksiz buldu. Bugün ise modern hemşireliğin kurucusu olarak anılıyor.

Marie Curie, bilim dünyasında kadınların neredeyse hiç kabul görmediği bir dönemde çalıştı. Radyasyon üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle ağır bedeller ödedi. Buna rağmen iki farklı bilim dalında Nobel Ödülü alan ilk insan olarak tarihe geçti.

Tarihimiz de bunun çarpıcı örnekleriyle dolu. Vecihi Hürkuş, Türkiye’nin ilk yerli uçağını tasarlayıp üreten havacılık öncülerinden biriydi. Ancak yaptığı yenilikler alkışlanmaktan çok engellerle karşılaştı. Kendi geliştirdiği uçağa uçuş izni alamayınca, sertifika alabilmek için yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Hayatı boyunca büyük maddi ve bürokratik zorluklarla mücadele etti. Yaşadığı dönemde hak ettiği değeri tam anlamıyla göremedi. Bugün ise adını saygıyla anıyoruz. Çünkü zaman bize şunu gösteriyor: Farklı olan insanlar önce anlaşılmaz, sonra eleştirilir, ama gerçekten değer üretenler en sonunda unutulmaz.

Ben bu gerçeği bir cep telefonunda yeniden fark ettim.

Belki siz bunu iş hayatında yaşadınız.

Belki bir öğretmenden…

Belki bir yöneticiden…

Belki de kendi hayatınızdan.

Ama galiba ortak nokta şu:

Bulunduğun ortamın rengini tamamen alırsan, bir süre sonra görünmez olursun.

Fakat kendi rengini koruyup bulunduğun ortama değer katarsan insanlar seni fark eder.

Ve insanın en büyük kalıcılığı, hafızalarda yer edinebilmesidir.

O yüzden bugün kendimize şu soruyu sürekli sormalıyız:

Bulunduğum ortama dışlanma korkusuyla uyum sağlayan biri miyim, yoksa bulunduğum ortama değer katan biri mi?

Sanırım asıl fark da tam burada başlıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir