Yakınla Uzağın Dengesinde

Gözlerimiz uzun süre yakına baktığında, uzağı görmekte zorlanırız. Uzağı görmek için gerekli kasları kullanmayınca bu kaslar zayıflar ve zamanla miyop ortaya çıkar. Yani göz, ne kadar güçlü olursa olsun, doğru çalışmadığında ufku kaybedebilir.

Leonardo da Vinci gözleri “ruhun penceresi” olarak tanımlarken, Ahmet Selçuk İlkan “Gözler kalbin aynasıdır.” demiştir. Her iki benzetme de derin bir anlam taşır; çünkü göz, hem içimizi dışa yansıtır hem de dış dünyayı içimize taşır. Ancak gözlerimizin bir başka harika özelliği daha vardır: Odaklanma.

Milli futbolcumuz Kenan Yıldız, rakiplerini geçerken hem topa odaklanır hem de alan kontrolünü mükemmel yakın şekilde yapar. Birçok spor dalında başarı, tıpkı gözlerimizde olduğu gibi, odaklanma ve alan kontrolünü birlikte yürütebilme becerisinden doğar. Şu anda bu satırları okurken, siz de farkında olmadan çevrenizde olup bitenleri algılıyorsunuz. Çünkü insanın görme sistemi, sadece baktığı yere değil, gördüğü her şeye duyarlıdır.

Teknoloji tarihinde de bu prensip geçerlidir. İlk araç farları yalnızca tek bir menzilde ışık yayardı. Sonra kısa ve uzun farlar geliştirildi. Çünkü hız azaldığında yakına, hız arttığında uzağa odaklanma ihtiyacı görüldü. Yakın görüş, ayrıntıları; uzak görüş ise yönü gösterir. Sürekli yakına bakmak da, yalnızca uzağa dalmak da tehlikelidir. En doğrusu, her ikisini dengelemektir: Bir yandan yakına hâkim olmak, diğer yandan ufku kaybetmemek.

Aynı durum kurumlar için de geçerlidir. Kurumların da “gözleri” vardır. Bir yandan işlerine, çekirdek değerlerine odaklanmaları gerekir; diğer yandan müşteri eğilimlerini, rakipleri ve sektörel değişimleri gözlemlemelidirler. Sadece kendi işine kapanan işletmeler oyunun dışında kalır. Sürekli uzak geleceğe dalıp bugüne odaklanamayanlar ise adım atamaz.

Bu noktada sıkça sorulan soru şudur: “Doğrusu hangisi?”
Cevabım hep aynıdır: “Duruma bağlı!” Bazen uzun farları yakıp ufku görmek gerekir; bazen kısa farlarla önümüzdeki virajı fark etmek.

Trafikte gece yolculuğu yapanlar iyi bilir: Uzun farlar açık kaldığında karşıdan gelen sürücü rahatsız olur ve sizi uyarır. Siz kısalara dönmezseniz, o da uzunları yakar. Bu bana hep rekabeti hatırlatır. Bir işletme geleceğe bakarak uzun farlarını açtığında, rakipler de bu ışıktan rahatsız olur. Eğer geri adım atmazsa, rakipleri de ister istemez uzun farlarını açmak, yani rekabete dâhil olmak zorunda kalır. Çünkü aksi hâlde “yol görünmez.” 

İşletme yönetimi, sadece sermaye değil, aynı zamanda bilim ister. Herkes girişimci olabilir, ama sürdürülebilir bir şekilde yönetmek, bilimi içselleştirmeyi gerektirir. Nasıl ki trafikte hangi durumda uzun veya kısa far yakılacağı kurallara bağlıysa, rekabet ortamında hangi stratejinin uygulanacağı da bilgiyle, analizle ve sezgiyle belirlenir.Madem gözle başladık, gözle bitirelim: Gönüle ulaşmanın yolu “göze girmekten” geçer.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur. O hâlde biz iyi bakalım gözlerimize ki, onlar da iyi baksın hem bize ve hem de geleceğimize…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir