Okuma Süresi: 3 dk
…
Yanımdasın, susuyorsun
Susuyor, konuşmuyorsun
Bakıyor, görmüyorsun
Dokunsan donacağım
…
Ahmet Kaya ve Haluk Levent’ten dinlemeye alışık olduğumuz “İçimde Ölen Biri Var” şarkısını dinlerken, çalışma hayatında mutsuz arkadaşları düşünüyor ve sorguluyorum: Susuyor, konuşmuyorsun… İçinde kopan fırtınalar, duyulmayan çığlıklar varken söyle arkadaşım: Neden bu sessizlik?

Bir arkadaşımızı durgun ve içine kapanık gördüğümüzde, ruhumuz daralır. “Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye sorduğumuzda cevabını Candan Erçetin söyleyecektir:
…
Sormayın neden bu durgunluğum
Görmeden kuytu yaralarımı
Sormayın neden bu huysuzluğum
Bilmeden saklı duygularımı
…
İletişimsiz yaşaması neredeyse mümkün olmayan sosyal varlıklar olduğumuz için sessizlik rahatsız ediyor ruhumuzu. Ruhumuz, yalnızlıktan kaçmak ister ve kendine arkadaş bulmaya çalışır, gerçek olup olmamasına aldırmaksızın. “Cast Away” filminde, Tom Hanks’in canlandırdığı karakter olan Chuck Noland, uçak kazasının ardından bir adada tek başına kalır. Orada yaşam mücadelesi verirken, voleybol topuna Wilson adını verir ve onunla iletişim kurmaya başlar. Wilson, Chuck’ın hayatta kalma mücadelesinde ona yardım eden ve onunla konuştuğu tek arkadaşıdır.
“Sessizlik” kültürlere göre farklı algılanabilmekte ve farklı anlamlar taşıyabilmektedir. Genel olarak, dinlenmek, düşünmek ve iç dünyaya yolculuk açısından fırsat olarak kabul edilen sessizlik; zihinsel ve bedensel sağlığı korumak ve geliştirmek için de önerilmektedir. Ağırlıklı olarak doğu kültürlerinde, saygı ve düşünceli olmanın bir göstergesi olarak kabul edilen sessizlik; batı kültürlerinde iletişimsizlik, özellikle de sosyal etkileşim eksikliği ve yalnızlık gibi olumsuz anlamlar taşıyabilmektedir.
Sessizlik, içinde bulunulan ortama göre de değişebilmektedir. Kent yaşamının gürültüsünden bunalmış, doğa ile başbaşa tatil yapmak isteyen bir kişi için “sessizlik” çöldeki su gibidir. Diğer taraftan eğlence parklarının yanından geçerken atılan çığlıklar her türlü müzik sesini bastıracak şekilde yükselmektedir.
Kültür ve ortama göre farklı algılanan sessizliği iş ortamında nasıl değerlendirmeliyiz?
Bir iş ortamı düşünelim; sessizlik hakim, “çıt” çıkmıyor. Tüm çalışanlar, sessizce işini yapıyor. Gözlemlediğimizde sistemli ve düzenli bir çalışma ortamı olduğunu düşünüyoruz. Dış dünyadan görünen tablo bu iken çalışan iç dünyası da acaba bu kadar sessiz ve dingin mi? Çalışanlar, içinde bulundukları bu sessizlikten mutluluk duyuyorlar mı? Yoksa, içlerinde fırtınalar kopuyor ama yine de susuyorlar mı?
Çalışanların görüşlerini açıkladıklarında alacakları tepkiden çekinmeleri sonucu sessizleşmesi “Çalışan sessizliği” olarak kavramlaşmıştır. Çalışan sessizliği, organizasyon/kurum/örgüt ölçüsünde yaygınlaştığında “Örgütsel Sessizlik” (Organizational Silence) kavramıyla tanımlanmaktadır. Bir işyerinde bu anlamda bir sessizlik yaygınlaştığında, çalışanların iç dünyalarındaki çığlıkların da arttığı unutulmamalıdır. İç dünyadaki bu gürültüyü susturmak ve iç huzuru sağlamak için öncelikle bu “sessiz gürültü”ye nelerin yol açtığını bulmak gerekir. “Sessiz Gürültü”, insanlar arasındaki iletişimde meydana gelen anlaşmazlıkları ifade eden bir kavramdır. Bu, konuşmalar sırasında söylenmeyen ancak iletişimde önemli bir rol oynayan göz teması, beden dilindeki küçük hareketler, ses tonu, nefes alma gibi faktörlerden kaynaklanır. Böyle durumlarda dil dışında herşey konuşmaktadır.
İş ortamında “sessiz gürültü” ve “örgütsel sessizlik” durumları nasıl ortaya çıkar?
Ast-üst ilişkileri başta olmak üzere çalışanlar arasındaki iletişim açık olmadığında; yönetim çalışanlarına karşı otoriter ve baskıcı bir tutum sergilediğinde, hatalara karşı geliştirilen tutumlar ve sergilenen yaptırımlar korku iklimi oluşturduğunda çalışanlar sessizleşmektedirler.
İşletme politikaları açık olmadığında, çalışanlar ne konuşacaklarını, nasıl davranacaklarını bilemediklerinde görüş sunmamayı tercih ederler. Buna karşın, görüşlerini sunma cesaretine sahip çalışanlar, az da olsa bulunabilmektedir. Bu çalışanlar da işletme politikalarının değişmeyeceğine inandıklarında sessiz kalmayı tercih edeceklerdir. Sessizlik bu düzeye ulaştığında “Öğrenilmiş Çaresizlik” durumu bütün çalışanlarda görülmeye başlamış ve kurum kültürü halini almış demektir.
Kurumların gelişimi, çalışanların katkı vermesi ile mümkün olmaktadır. Rekabetin daha da zorlu bir süreç halini aldığı iş ortamlarında çalışanların ortaya koyacakları her ayrıntı ve fark yaratacak etken, işletmelere zirve yolculularında önemli bir ivme kazandırmaktadır. Çalışanlar, görüşleri dikkate alındığında ve karar süreçlerinde etkin rol aldıklarında; çok değerli katkılar sunabileceklerdir. Görüşlerin hoş karşılanmadığı ve yönetim tarafından çeşitli yaptırımlarla karşılandığı durumlarda ortaya çıkan cezalandırma korkusu; güvensizliğin, değersizlik algısının ve sessizliğin kökleşmesine yol açacaktır.
Örgütsel sessizlik, çalışanların kendilerini ifade edememeleri ve dolayısıyla örgütün sorunlarını ele alamamaları nedeniyle ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle, kurumların, çalışanların açıkça konuşabileceği bir kültürü ve ortamı oluşturmaları önemlidir.