Okuma Süresi: 3 dk
Keşke böyle bir yazıyı kaleme alma konusunda ihtiyaç hissetmeseydim. Bu zamana kadar “had” bildirmek konusunda “haddimi aşmamaya” çok dikkat ettim. Toplumda gözlemlediklerim; bu konuyla ilgili birkaç noktaya dikkat çekmenin faydalı olabileceğini düşündürdü. Bu defa “haddimi” aşmayı tercih ediyorum…
“Herkes haddini bilecek!” cümlesini ilk defa duymadık. Bize söyleyen kişilere göre anlamlar yükledik. Spor salonlarında ve tribünlerde duyduğumuzda “güç, rütbe, seviye farkı” olarak algıladık. Öğretmenlerimizden duyduğumuzda “saygısızlık” olarak yorumladık. Anlam karmaşasından kurtulmak için “ısrarla” bilmemiz istenilen “had” kelimesinin sözlük anlamına baktığımızda ise “sınır, uç, derece” anlamlarına geldiğini gördük (TDK, 2023).
Her ne kadar “uçsuz, bucaksız” olarak nitelendirsek de evren belirli bir düzen içinde gelişimine devam ediyor. Yıldızlar ve galaksiler arasında da bir “had” olduğu bilimsel çalışmalarla ortaya konuluyor. Bilim insanları; yeryüzü ve gökyüzündeki hadleri araştırmaya antik dönemlerden itibaren devam ediyorlar. Denizlerin haddini merak edenler, kıtaları; dağların haddini merak edenler de Everest’i keşfettiler. Canlılar rekabetçi doğal koşullarda hadlerini aramışlar; hayatta kalma durumlarını keşfederek nesillerini devam ettirecek özelliklere kavuşmuşlar.
Evrende, dünyada ve çevremizde bulunan “hadler” insan hayatı içinde de karşımıza çıkıyor. Herşeyin bir sınırı ve ölçüsü olduğunu, doğumla birlikte anlamaya başlıyoruz. Bir bebek olarak ne kadar süre ve kaç desibelde ağlarsak annemizin karnımızı doyuracağını merak ediyor ve bu “saha testi” sonucunda “sonuç odaklı ağlama” haddimizi öğrenmiş oluyoruz.
Sınırlarımızı keşfetme arzumuz her alanda ve her yaşta devam ediyor. Çoğumuz balonla ilk tanıştığımızda, eğer müdahale eden olmamışsa, ilk şişirme denemesinde patlatmışızdır. Çünkü balonun ne kadar büyüyebileceğini merak ediyorduk. İkinci ve sonraki balonlarımızda patlama sınırına geldiğimizi anlıyor ve kontrollü bir şekilde şişirmeye çalışıyorduk.
Bir eğitimimizde sahneye “sürpriz bir oyun” için gönüllü katılımcılar davet ettim. Kendilerini neyin beklediğini bilmeden sahneye çıkma özgüveni göstermiş olmaları beni çok mutlu etmişti. Kendilerine oyunun kuralını aktardım ve oyun başladı. En büyük balonu şişiren oyunu kazanacaktı. Balonu eline alanlardan bir kısmı hemen kontrol etti. Esnekliğini test ettiler ve biraz da kendileri esnettiler. Aynı anda şişirmeye başladılar ve daha 20 sn geçmeden ilk balon patladı. Arkadaşımız üzgün bir şekilde rakiplerini izlemeye devam etti. Rakipler çok dikkat ediyorlardı. Her üflemede artık daha az hava veriyorlardı. Patlayacağı hissine kapılanlar balonlarının ağzını sıkıştırıp beklemeye başladılar. Son yarışmacı da üflemeyi sonlandırınca bütün katılımcılar birinciyi merak ediyordu. Sahneye yakın olanların birinci hakkında görüşleri de oluşmuş ve tezahüratlar başlamıştı.

Birinciyi açıklayınca kısa bir sessizlik ve şaşkınlık oluştu. Yarışmanın birincisi; balonu ilk patlatan arkadaşımızdı. Balonlar aynı olduğuna göre patlama “had”leri de aynı kabul edilmeliydi. Patlayacak kadar şişirdiği için “en büyük” balonu o arkadaşımızın şişirdiğini söylemek sanırım yanlış olmazdı. Bu oyunun amacı zaten “haddimizi zorlamayı öğrenmekti”. Balon şişirme yarışmasına katılan arkadaşlarımız gibi çoğumuz haddimizi bilmiyoruz. Haddimizi aşmaktan da korkuyoruz. Balonun patlaması gibi geleceğimizi de patlatacağımızı düşünerek denemekten korkuyoruz. Oysa sınırlarımızı öğrenmenin yolu sınırlarımıza ulaşmakla mümkün. Ayın haritasını çıkaran Ali Kuşçu haddini aşmadı mı? Leonardo Da Vinci, Farabi, İbn-i Sina ve daha niceleri…
“Haddini bil” dediklerinde kendimizi geri çekmeyi düşündük. Bu düşüncenin oluşumunda genellikle saygı çerçevesinde “haddimizi aşmanın” payı elbette büyük olmalı. Ancak, bilimde ilerlemek ve geleceğe daha güzel bir dünya bırakmak için “haddimizi aşmak” zorundayız. Gelişim ve ilerleme yalnızca istemekle olmuyor. Gerçekten gelişme istiyorsak;
“Herkes haddini bilecek!”