Artık toplantılar iş hayatının fon müziği gibi. Günün arka planında sürekli çalıyorlar. Çalışırken, düşünürken, üretmeye niyetlenmişken bir bildirim düşüyor ekrana: “Toplantı 10 dakika sonra başlıyor.” Ve zihnin bir köşesi daha kapanıyor.

Kerem, bitkin bir hâlde sırasını bekliyordu. Nihayet kapının yanındaki ekranda adını gördü. Son bir gayretle ayaklarını sürüyerek doktorun odasına kadar gitti. Oldukça yorgun görünüyordu. Doktor Bey, ona koltuğu işaret ederek,
“Ayakta kalma, otur lütfen,” dedi.

Aslında bu soru, toplumun yalnızca küçük bir bölümünü ilgilendirmeliydi. Henüz iş tecrübesi olmayanların, ortalama yaşam standartlarını sürdürebilmeleri için gerekli temel giderlerini karşılayacak bir ücret olarak görülmeliydi. Adı üstünde “asgari” bir ücret; yani asgari bir kesimi ilgilendirmesi gerekmez mi?

Hepimiz iş hayatında zaman zaman “Bu işi biraz daha bana göre hale getirebilsem çok daha mutlu olurdum.” hissine kapılmışızdır. Çalışan mutsuzluğunun arttığı bir dönemde doktora çalışmama tez konusu arıyordum ve karşıma Job Crafting kavramı çıkmıştı.

Yol kıvrılmaya, ağaçlar yerini boz yamaçlara bırakmaya başladığında dilime bir Neşet Ertaş türküsü dolandı. “Bozkırın Tezenesi” denince, bozkır manzarasıyla kurduğum bağ sanırım bu çağrışımı yaptı. Mırıldanıyordum: “Doyulur mu? Doyulur mu?…”

Bir ortamdayız, yeni kişilerle tanışıyoruz. Adımızı öğrendikten sonra genellikle ilk soru “Nasılsınız?” olur. Hemen ardından da ne iş yaptığımız merak konusudur. Toplum olarak hal hatır sormayı da iyi biliyoruz, işimizin hayatımızın merkezinde olduğunu da…

Uzun zamandır, davranışlar ve işletme kültürü üzerine çalışıyorum. Bu becerilerin kazanılmasının öyle yumuşak (soft) bir süreç olmadığına şahit oluyorum.