Tedarikçilerin en değerlisi!

Bana göre bir işletmenin en iyi tedarikçileri çalışanlarıdır. Nasıl yani? Çalışanlar tedarikçi olur mu hiç? Tedarikçi dediğimiz, işletmenin ihtiyaç duyduğu malzemeleri veya hizmetleri dışarıdan sağlayan paydaş değil midir? Çalışanlar ise işletmenin insan kaynağıdır. Bu ikisi birbirinden farklı şeyler değil midir?

Arı Orkidesi ve İletişim

Bu noktada katılımcılara başka bir soru yönelttim: “Eğitim salonuna girdiğinizde ve beni ilk kez gördüğünüzde hakkımda neler düşündünüz?”

Bağlantısallık ve İşletme Kültürü

Bir işletmede değişmesini istediğimiz davranışlar yıllardır tekrarlanıyorsa, yalnızca çalışanlardan değişmelerini beklemek ne kadar gerçekçidir? Hangi davranışları ödüllendiriyoruz? Hangilerine sessiz kalıyoruz? Yeni çalışanlar bizden ne öğreniyor? Bugün eleştirdiğimiz yönetim anlayışının yarınki temsilcilerini, farkında olmadan biz mi yetiştiriyoruz?

Hepimiz iş hayatında zaman zaman “Bu işi biraz daha bana göre hale getirebilsem çok daha mutlu olurdum.” hissine kapılmışızdır. Çalışan mutsuzluğunun arttığı bir dönemde doktora çalışmama tez konusu arıyordum ve karşıma Job Crafting kavramı çıkmıştı.

Yol kıvrılmaya, ağaçlar yerini boz yamaçlara bırakmaya başladığında dilime bir Neşet Ertaş türküsü dolandı. “Bozkırın Tezenesi” denince, bozkır manzarasıyla kurduğum bağ sanırım bu çağrışımı yaptı. Mırıldanıyordum: “Doyulur mu? Doyulur mu?…”

Bir ortamdayız, yeni kişilerle tanışıyoruz. Adımızı öğrendikten sonra genellikle ilk soru “Nasılsınız?” olur. Hemen ardından da ne iş yaptığımız merak konusudur. Toplum olarak hal hatır sormayı da iyi biliyoruz, işimizin hayatımızın merkezinde olduğunu da…

Uzun zamandır, davranışlar ve işletme kültürü üzerine çalışıyorum. Bu becerilerin kazanılmasının öyle yumuşak (soft) bir süreç olmadığına şahit oluyorum.

Benim için ise tik işareti, özellikle öğrenen organizasyon hedefine ilerlemek isteyenlerle yaptığım görüşmelerde çok işe yarayan bir metafor. Nitelikli insan kaynağına yatırım ya da sistem kurulumunu önerdiğim hemen her durumda şu cümlelerle karşılaşıyorum:

Baklavayı kim sevmez? Hele de şerbeti kararında, çıtır yufkalıysa… İlk dilimi yerken mutluluğunuz katlanır. İkinci dilim de keyiflidir. Üçüncü dilimde “eh, fena değil” dersiniz. Ama dördüncüye geldiğinizde o keyif azalmaya başlar. Beşinciyi ise çoğu kişi istemez bile. İşte ekonomide “azalan marjinal fayda” denilen kavram tam da budur: Bir şeyden ne kadar çok tüketirseniz, her yeni birim size daha az haz verir.

Bir gün kızımın oyuncak gitarı bozulmuştu. Eskiden bozulan eşyalar tamir edilirdi, ama artık çoğu ya çöpe gidiyor ya da yenisi alınıyordu. Yine de şehrin merkezindeki bir iş hanının bodrum katında hâlâ elektronik tamiri yapan bir ustanın olduğunu duymuştum. Şansımı denemek istedim. Oyuncağı alıp küçük dükkâna gittim.

İşimizin başına geçtiğimizde “Burası tam bana göre!” demeyi hangimiz istemeyiz? Bilimsel çalışmalar, bu hissi güçlendiren iki anahtar kavrama işaret ediyor: psikolojik sermaye ve iş becerikliliği. Ben de doktora tez çalışmamda otel çalışanlarıyla yürüttüğüm araştırmada bu iki kavramın birlikte yaşam doyumunu nasıl artırdığını ortaya koymuştum.